Gönderen: gelecekte | Kasım 27, 2008

YAPMAYIN KÜRT KARDEŞLERİMİZ,ONLAR GİDECEK BİZ KARDEŞLER KALACAĞIZ

Gerçekten bu samimi ve içten gelen seslere kulak verin,

Sizin gerçek dostunuzda ,kardeşiniz de biziz,

Ezilmedinizmi?

Ezildiniz..

Hor görülmediniz mi?

Görüldünüz…

Ama önce kendi seçip oraya ,

meclise yolladığınız milletvekilleriniz tarafından horlandınız.

Senelerdir ,

Cumhuriyet kurulalı  kaç tane ,milletvekili yollamışsınız meclise bir hesaplayın.

Bırakın sıradan milletvekilini,kaç bakan yollamışsınız ,

asıl hain onlardı.

Oraya gidince size dirsek çeviren,ya da oraya kendi aşiretleri için giden..

Onları cezalandırın.

Bizler  Türklerle Kürtler  aynı halkız,

Etle tırnak gibiyiz..

Hepimizin yakın ,uzak bir akrabası Türk ya da Kürt değil mi ?

Haksa  senin hakkın  için ben de birlikte mücadele ederim,

Anadolumun köylüsüde birlikte,işçiside birlikte eziliyor..

Dilinide konuş,müziğinide yap,

işsizlikse sanada iş,senin bölgelerine de fabrika aş ,

Hepsi için,

Birlikte mücadele edelim,

Ama şunu unutma,

Onlar gidecek ..

Biz kardeşler başbaşa kalacağız..

O zaman da kardeşçe devam edeceğiz,

Bırakın şimdi de  kardeşçe yaşayıp,birlikte mücadele edelim

Ele bir defa kan bulaştı mı ,o nu hiç bir şey temizleyemez.

Çünkü onlar gidecek..

Onlar gidecek..

İlginç bir yazı oku ve bir daha düşün,

.

Prof. Dr. Şener Üşümezsoy
Amerikan Jeopolitiği ve Kürtler

Kır Gerillası Geçmişte Kaldı

90 lı yıllardan bu yana tüm politik analizlerin merkezinde Kürtlerin yanında ya da karşısında olmak gibi bir politik söylem gelişmiştir. Oysa gerçek bir temele dayanmayan bir jeopolitik analiz olmaksızın doğru bir tespit söz konusu olamamaktadır. Bu yüzden bu yazımızda küresel jeopolitik açısından Türkiye-ıran-Türkistan bölgesini analiz ederek, Kürtlerin bu jeopolitik denklemdeki yerini enine boyuna tartışacağız. Analizin yapılmadığı bir politikada,  Amerika Türk Ordusu na PKK nın Kandil deki kamplarını bombalamak için istihbarat yardımı yaptı. Yaşasın Amerika!  ya da  Amerika PKK ya yardım ediyor. Kahrolsun Amerika!  söylemleri anlamsızdır.

Yazın Cumhuriyet yürüyüşlerindeki antiamerikancı söylem bugün yerini Amerika nın yanında yer alan politik bir tutuma bırakmıştır. Oysa bu politik tutum son derece sığ olup, jeopolitik derinlikten zaman ve mekân olarak yoksundur. Amerika nın Kuzey Irak taki PKK kamplarını bombalamak için hava harekatına istihbarat desteği vermesini Amerika nın PKK yı terk edişi biçiminde değerlendirmek, bizi jeopolitik derinlikten uzak sığ bir yoruma götürmektedir.

Kır gerillası kavramını esas aldığımız zaman, modern iletişim araçlarının olduğu çağımızda bunun sürdürülebilir bir mücadele tarzı olmadığı ortaya çıkmaktadır. Bu mücadele tarzı 1960 larda Che Guevara nın hayatına mal olan, ancak 1930 larda teknik olarak dünyanın bu denli ulaşılabilir olmadığı dönemde Mao Zedung un yaptığı Uzun Yürüyüş le hayata geçirilen bir mücadele tarzıydı. 70 li yıllarda bütün politik tartışmalarımız  Kırlardan şehirlere mi, şehirlerden kırlara mı?  soyut denkleminde geçmişti. Sınıf mücadelesinin ve ulusal mücadelenin toplumsal destekle yapılabileceği ve bu anlamda da kırlardan şehirlere doğru bir mücadelenin emperyalizmin Türkiye deki sol hareketi ekarte edebilmek için öne çıkardığı bir tarz olduğunu vurgulamıştık.

70 lerde THKO nun kırlara çıkışı ve kırlarda yok oluşu, hareketin söndürülmesi için kullanılan bir araçtı. Bu anlamda PKK nın dağ mücadelesi ile şehirlerdeki milisleri, hücreleri, dernekleri, partileri gibi bütünüyle kitle içinde örgütlenmiş yapısı arasında bir korelasyon kurarsak, kırlardaki birkaç bin kişinin çok üstünde, çok daha etkin bir örgütlenmesi olduğu karşımıza çıkmaktadır. Bu tespiti yaptığımız zaman PKK yla mücadele etme alanının kırlar değil şehirler olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Bu noktada Amerika nın dağdaki hedefleri Türk Ordusu na vermesinin anlamı semboliktir. Taktiksel olarak mağaralardaki kadroların bu bombardımandan minimum zarar alması söz konusudur. Politik anlamdaysa bu bölgelerin bombalanamayacağı, bu bölgelere dokunulamayacağı, Türk Ordusu nun buralara ulaşamayacağı kavramını yıkmaktadır. Bu da Barzani nin Kuzey Irak üzerinde egemen devlet olma iddiasının geçersizliğini kısmen vermektedir. Kısmen ise Barzani nin Türkiye taraıfndan tanınabilmesinin yolunu açmaktadır.

Barzani nin PKK yı tasfiye edebilme şansı politik ve askeri olarak yoktur. Geçmişte Türk Ordusu yla beraber PKK ya karşı yaptığı sözde de olsa ittifakını ve mücadelesini kitle tabanına anlatamaması nedeniyle böyle bir olanak söz konusu değildir. Diğer taraftan ise PKK nın tasfiyesi ve bu tasfiyenin ağırlıklı etkisi Türkiye deki Kürt tabanı üzerindeki mücadeleye yansımaktadır. PKK nın kırdaki gücünün sembolik olduğunu, esas kütlesinin şehirlerde olduğunu varsayarsak karşımıza gerçek mücadele alanı çıkmaktır. Amerika nın PKK nın silahlı dağ gruplarının tasfiye edilmesine verdiği destekle Türkiye deki Amerika karşıtı hava Amerika lehine dönmüş ve PKK nın meşrulaştırılması çizgisinde bir ilerleme ortaya çıkmıştır. Bu yan görünmeden Amerika nın tutumunu anlamamız mümkün olmamaktadır.

ABD Kürt Hareketini 70 lerden Beri Destekliyor

ABD nin 1990 lardaki Körfez Savaşı ndan sonra Kürt hareketini desteklemesi, daha sonra ise PKK yı bu bölgede geliştirmesi nedeniyle Türkiye de ABD karşıtı bir söylem gelişmiştir. Bu olguyu 1970 li yıllarda Türkiye yi terk etmek zorunda kalan Hikmet Kıvılcımlı  Yol Anıları nda,  Biz Türkiye de halklar kavramını reddettiğimiz ve Türkiye deki sosyalist harekete Kürtçülüğün bulaştırılarak hareketin yozlaştırılmasına karşı çıktığımız için bugün dışlanıyoruz. Türkiye de 70 yılında gençler Kürtçülük yaparak Türkiye yi bölecekmiş söylemine yol açan birkaç gazetenin Türkiye halkları gibi kavramla provokasyona yakın manşetlerini sanki gerçekmiş gibi algılamakta. Oysa generaller Türkiye yi kimin böleceğini bilmekteydi ama buna rağmen solu tasfiye etmek için bu kullanılmıştır  demektedir.

Bu alıntıyı yapmamın nedeni, PKK yı ya da Kürt hareketini Amerika nın desteklemesinin 90 lı yıllardan sonra değil, daha 70 li yıllarda başlamasındandır. ABD 70 li yıllarda Sovyetler e karşı Türk Ordusu nun darbelerini yönlendirmekteydi. Amerika da Kürt milliyetçilerini alarak, onların yayınlarını basarak etnik kimliğin Türkiye nin zayıf karnı olduğunu ve bu anlamda da Türkiye nin yeniden yapılandırılması sürecinde etnik ayrımcılığı o dönemlerden beri kullanmaktaydı.

1900 lü yılların başında Kürt Teali Cemiyeti nin İngilizlerle yaptığı işbirliğini, İngiliz belgelerini basan Kürtçü yayınevlerinin yayınlarında görmekteyiz. Tarih emperyalist politikalara göre yeniden yazılmaktadır. Kürtler ve Ermeniler Indo-Cermendirler, Türkler Turandırlar. O halde Türklerle Kürtler arasında hiçbir birliktelik olamaz tezini gündeme getirmişlerdir. Bunun dışında bu tez aynı şekilde Indo-Cermen, Aryen olduklarını ileri sürdükleri Farslıların Türklerden ayrılması için ileri sürülmüştür. Kaldı ki 1925 yılına kadar 1.000 yıldan beri Türkler taraıfndan yönetilen ve Türklerin yaşadığı yurt olan İran, 1925 ten sonra Farsların yaşadığı bir Fars devleti olarak ortaya çıkmış, Farslılık, Indo-Cermenlik ve Avrupalı Aryenlik öne çıkarılmıştır. Aynı şekilde Doğu ve Güneydoğu daki halkın Indo-Cermen olduğu öne sürülmüştür. Oysa bu Indo-Cermen kavramı Hitler in genel bir söylemidir. Saf Aryenlerin Macaristan Çingeneleri çıkması üzerine Hitler Cermen tezine geri dönmüştür. Kürtlerin Indo-Cermen olduğu ve Ermenilerin Avrupalıların merkezini oluşturduğu gibi tarihle hiç ilgisi olmayan tezler geliştirilmiştir. Kürt kimliği üzerine yaptığımız çalışmada gerçeğin çok farklı olduğu, devrimci bir analizle olaya baktığımızda tarihin emperyalist politikalar için kullanılmasının ne kadar büyük bir çarpıtmaya yol açtığı ortaya çıkmıştır. Bu olgu sanki mutlakmış gibi Kürt sorununu tartışalım denildiğinde ilk kabul edilen olgu olmuştur. Küresel jeopolitik ve Kürtler kavramının temelini algılamak için bu tarihsel soyutlamayı yapmak zorundayız. Yapmadığımız zaman bölünmeyi kabul etmiş bir politikadan hareket etmiş oluruz.

Avrupalılar Kürtlere Tarih Yaratıyor

Kürtlerin ve Türklerin ayrı ama kardeş oldukları ve bu anlamda bölünmeyecekleri tezi kendileri taraıfndan ayrı oldukları söylenerek bölünmek noktasına getirilmiştir. Bölünmek veya birleştirmek gibi derdimiz olmaksızın ulusların kendi kaderini tayin hakkı kavramında olaya bakarak Kürt etnosunu etnojenez olarak incelediğimizde karşımıza inanılmaz çarpıcı bir farklılık gelmektedir. Minorsky Kürtleri Medlere dayandırmaktadır. Medlerin Turani bir topluluk olmasından dolayı Kürtlerin Medlerle olan ilişkilerinin gerçekçi olmadığı ortaya çıkmıştır. Daha sonraki Hint-Avrupacı tezlerde 7.000 yıl önceki Hurrilerin, daha sonra gelen Mitannilerin, Urartuların Zelanilerin ve tarih boyunca bu bölgede yaşamış tüm halkların Kürtlerin ataları olduğu ve Avrupalıların da buradan çıktıkları gibi tarih ve etnojenezle hiçbir ilgisi olmayan, bütünüyle politik bir tez ortaya atılmıştır. Bu kavram da kendi içinde böyle bir zayıflığı taşımaktadır. Böyle bir zayıflığı taşıdığı halde günümüzde sanki bu gerçekmiş gibi algılanmaktadır.

Somut olarak Kürt kimliğini ele aldığımız zaman burada Şerefhan ın metinlerini referans almamız mümkündür. Şerefhan Kürtlerin Abbasiler döneminde bu bölgeye gelmiş olduğunu vurgulamaktadır. Abbasilerin İslamcı ideolojisiyle Kürtleri İslamcı temelde ele almaktadır. Burada Yezidilikten dönüşümle İslama geçildiği gibi bir tez söz konusudur. Buna karşılık gerçekten bu bölgede yaşayan aşiretlerin tarihi ancak Selçuklu döneminde başlatabilmektedir. Gerek Hakkari, gerekse Mardin ve Musul bölgesindeki aşiret ve beyliklerin bu bölgeye gelişlerini Selçuklular dönemiyle başlatabilmektedir. Selçuklular döneminde Oğuzların bölgeye gelişinde Türkmenlerle Gurmanların birlikte geldiğini görmekteyiz. Gurmanları incelediğimiz zaman bunların daha önceki dönemde Afganistan daki Gurlar olduğunu görmekteyiz. Izady de bu büyük göçü anlatmaktadır. Izady nin bunu anlatması Kürtçü bir tez açısından özeldir.

Gurları incelediğimiz zaman karşımıza çok ilginç bir nokta çıkmaktadır. Gurlar Akhunların koludur. Hunların ana kabileleri ise Ogurlardır. Ogurların bu bölgedeki kalıntıları Gurlardır. Oğuz Türkmenlerinin bölgeye girerek ordularıyla savaştığı ve daha sonra kendi yapılarına aldığı Türkmenlerin yanına aldığı Gurmanlardır. Gurlar  man  ekini alarak Gurmanlar olmuştur. Gurmanların 11. ve 12. yüzyılda Urumiye Gölü ile Van arasına yerleştiğini görmekteyiz. Izady bu dönemi bölgedeki Gurmanların yayılım dönemi olarak vermektedir.

Peki Oğuzlar neden başka etnileri yapısına almayarak Ogurları yapısına almaktadır? Çünkü Ogurlar Hunların o bölgedeki devamıdır. Bir başka deyişle Turani ve Türk bir kavim olması nedeniyledir. Gurmanlar İran bölgesine yerleştikten sonra Nizamülmülk ün açtığı medreselerde artık Farsi bir dili konuşmaya başlamışlardır. Bu Farsi dilin yanında da farklılık olarak Şafiliği benimsemişlerdir. Nizamülmülk Şafiliği geliştiren ya da Şafiliği onlara empoze eden medreseleri açmıştır. Buna karşılık Türkmenler ise Hanefi olarak medreselerde eğitim almıştır. İkisi de Sünni olmaları nedeniyle Selçuklu nun bu bölgedeki yerleşiminin temelini oluşturmuştur. Selçuklu Türkmenleri kendilerine tabii olan Gurman kabilelerini bölgeye taşımıştır. Bölgedeki Artukoğlu Beyliği ve diğer atabeylikler esas olarak Selçuklu ordusundaki Oğuz ve Gurmanların birlikte gelişini temsil etmektedir.

Sarı-Kırmızı-Yeşil in Kökeni

Burada kullanılan kırmızı-sarı-yeşil bayraklar da Selçuklu nun o dönemde kullandığı bayrakların rengidir. Selçuklu nun dili de bugünkü Tacikçeye benzeyen Kurmanci olmuştur. Selçuklu öncesi dönemde Akhunlar Afganistan da yer alırken, batıda Kafkasya Hunları olarak bilinen ve Hazar tarihini yazan Atmanov un açıkça belirttiği gibi buradaki Hazar Hunları Kafkasya ya gelerek bugünkü Güney Kafkasya ve Batı İran a yerleşmişlerdir.

ışte bu Hunların Hırıstiyan olması ve daha sonra Arapların gelmesiyle İslamlaşması sürecinde esas olarak Hunların bu bölgeye gelmesiyle burada Sasaniler dönemindeki Yezid dinini alması ile açıklanabilen bir otokton bir etnik kalıt söz konusudur. Bunlar da Goranlardır. Goranlar gerek İran da gerek Kuzey Irak ta var olan etnilerdir.

Selçuklu nun buraya gelmesiyle göçmen Kurmanclar Goranlar üzerinde Türkmenler ile birlikte egemen olmuş ve Goranlar da Yezidilikten Şafiliğe geçmişlerdir. Ama bu süreç daha sonra gelişen bir süreçtir. Yani Yavuz Sultan Selim döneminde gelişen bir süreçtir. Selçuklu Türkmenleri daha sonra İlhanlılar taraıfndan tasfiye edilmiştir. İlhanlılardan kaçarak bölgeye gelen Harzemşahların yapısında Deylem den gelen Beş Ogur kabileleri olan Kantlı, Kalaç, Kıpçak, Kaçar gibi kabileler vardır.

Harzemşahlar döneminde İlhanlılardan kaçarak Anadolu ya gelen Beş Ogur kabileleri aslında yapılarında kısmen Şiiliği taşıyan topluluklardır. İlhanlılar döneminde bölgede oluşan yapı Selçuklular döneminde tasfiye edilmiştir. Bölgede Tatar-Türk yapısı egemenleşmiştir. Bunların dağılması sonrasında Akkoyunlular ve Karakoyunlular İran da ve Doğu Anadolu da egemen olmuştur. Karakoyunlular içindeki Deylem kabileler Ogurların kalıntısı olarak Şii Goranları temsil etmiştir. Akkoyunlular ise Sünni olarak Diyarbakır ı ve Tebriz i yöneten bir imparatorluk kurmuştur.

Bu noktada Safeviler yani Şah İsmail Türkmen beyliklerine egemen olarak İran Türklüğünü örgütlemiştir. Diyarbakır ın Van ın ve Musul un Safevilerin elinde olduğu dönemde Yavuz Sultan Selim akın yaparak bu bölgeyi ele geçirmiştir. Diyarbakır daki Teke Türkmenlerini, Musul daki Musul Türkmenlerini bölgeden sürerek, Selçuklular zamanında gelen Şafi Ogurların, Gurmanların bölgede etnik olarak öne çıkmasına yol açmıştır.

Keza aynı şekilde Van Gölü kuzeyindeki Doğubeyazıt ve Ağrı bölgesine, Erzurum ve Ağrı arasındaki bölgeye Kızılbaş Türkmenlerin, Şahsevenlerin dönmesini engellemek için Batı Anadolu dan çok miktarda Yörük getirmiştir. Yörükler bu bölgede dönüşerek Kuzeyli Gurmanları oluşturmuştur. Çünkü Gurmanlar Müslümanlığı temsil etmektedirler. Oysa karşı taraftaki Türkler Kızılbaşlığı temsil etmektedir.

Bunun gerisinde kalan Tunceli, Bingöl ve Sivas bölgesindeki Türkmenler ise Kızılbaş olmaları nedeniyle baskı altında tutulmuş ve kendi kimliklerini koruyabilmek için Harzemden geldikleri zamanda Beş Ogurların konuştuğu eski Sasani Farsçasına yakın Zazacayı konuşmuşlardır.

Keza Yavuz Sultan Selim sonrası Kanuni Sultan Süleyman ve Sultan Murat döneminde Bağdat fethedilince Musul bölgesindeki Türkmenler tasfiye edilmiş, onun yerine bu bölgedeki Yezidi Guranlar Müslümanlaşarak, Şafileşerek Soranilere dönüşmüştür.

Şimdi bu noktaya baktığımız zaman Osmanlı döneminde bir etnik kimlik olarak Kızılbaş Türkmenlere karşı Ogur kökenli etniler öne çıkarılmıştır. Birçok Türkmen grubu da bu anlamda Kurmanclaşarak Osmanlı nın itibarlı etnilerine dönüşmüştür. Keza Abdülhamit döneminde de Hamidiye Alaylarını kuzeydeki Milanlar ile güneydeki Zilanlar oluşturmaktadır. Bunlar Rusların bu bölgeyi işgaline karşı milisler oluşturmak, Ermenilere karşı mücadele etmek anlamında örgütlenmiştir. Bu yapı esas olarak bu bölgedeki Kızılbaş Alevi Türkmenlere karşı bir politika uygulamıştır.

Cumhuriyet ten sonra bu bölgedeki Abdülhamit yanlısı Kurmanclar Cumhuriyet e karşı ayaklanmıştır. Bu ayaklanmada onlara karşı çıkarak Mustafa Kemal in yanında yer alanlar ise Alevi Türkmenler olmuştur. Bu anlamda tarihe baktığımız zaman aynı etnik kökenden gelen Ogurlar ve Oğuzların, yani aynı ırktan türeyen halkların ayrı ırklar olduğu gibi bir ırkçılık ileri sürülmüştür. Bu ırkçılık  Avrupalısınız, o halde Türklerden ayrılınız  teziyle ortaya çıkarken, diğer taraftan ise Türk kimliğini milliyetçilikle suçlayan, ırkçılıkla suçlayan bir söyleme gelinmiştir. Bunu bugün kabul etmek de ana sorunun ilk adımı olmuştur. Bir başka ifadeyle farklı olduğunu, farklı ırktan geldiğini kabul etmek ama bunların 1.000 yıldan beri kardeş olduğunu yorumlamak hatası bölünmenin nedeni olan bir başlangıç noktasını oluşturmuştur.

Oysa özellikle Rus ve Ermeni kaynaklarının incelenmesiyle karşımıza çıkan olgu, Kürtler (Gurmanlar) Selçuklu Türkmenlere (Oğuzlar) tabi etniler olarak Afganistan dan 10. yüzyılda Anadolu ya ve Batı İran a getirilmiştir. Ayrılıkçı Kürtçüler beraberliğimizi 1500 lü yıllardan yani Yavuz döneminden başlatmaktadır. Oysa diğerleri 1.000 yıldan beri demektedir. Oysa Ogurlar (Hunlar) ve Oğuzlar bu Gurman ve Turkman etnileri köken olarak Turani Türk topluluklarıdır. Bu birliktelik Hun döneminden ve ondan önceki Saka dönemine kadar geri sürdürülebilir.

Diğer taraftan sanki Kürtler hep buradaydı ve Türkler sonradan geldi gibi tarihle hiç ilgisi olmayan bir söylemi mutlak bilimsel bir söylemmiş gibi kabul ettirerek, Türkiye deki aydınları, Türkiye deki eski generalleri  Biz sorunu yanlış anladık  noktasında emperyalizmin bakış açısına getirmiştir.

Emperyalizm ve İmparatorluk

Oysa burada emperyalizmin bakış açısına gelmek olgusu gerçekten önemlidir. Genel olarak küreselleşme ideologları küreselleşmenin günümüze özgü bir kavram olduğunu ileri sürmektetir. Bu anlamda da küreselleşmenin ulusal devletleri tasfiye ettiğini, çünkü ulusal pazarın kalmadığını, ulusal pazar kalmadığı için de küresel olarak milliyetçiliğin kalmayacağını ve bu anlamda küresel bir kültürün, küresel bir imparatorluğun dünyayı bütünleştireceği tezine gelinmiştir.

Burada sistematik bir biçimde sol küreselleşmeciler taraıfndan,  Artık emperyalist dönem kapanmıştır, yerine imparatorluk dönemi gelmiştir. Dolayısıyla merkez-çevre ya da kuzey-güney gibi ilişkiler kalmamıştır  biçiminde çokuluslu şirketlerin aslında ulussuz olduğu gibi bir söyleme gelinmiştir.

Oysa ulusötesi şirketlere bakıldığında bu şirketlerin merkeze ait şirketler olduğu, diğer ülkelerdeki kazançlarını merkeze aktardığı ve bu anlamda bu çokuluslu şirketlerin aslında merkezin şirketleri olduğu gerçeği saklanmak istenmektedir. Bu şirketlerin değer aktarımlarının merkeze doğru gittiğini ve ulusal şirketler olduğunu, yani Amerikan, Japon ya da Alman şirketleri olarak üçlü merkezin ekonomik anlamda sürdüğünü görmekteyiz.

Emperyalizm olgusu eğer merkeze değer aktarmak ise, günümüzde de elektronik ortamda bu olgunun sürdüğünü görmekteyiz. Kaldı ki dolaysız yatırımlara baktığımız zaman endüstri yatırımlarının merkezde olduğunu, emeğin ucuz olan alanlara aktarıldığı ama kâr aktarımlarının da merkeze doğru gittiğini en basit ekonomik verileri göz önüne aldığımızda açıkça görmekteyiz.

Küresel sistemin artık bütünüyle ulussuz olduğu, şirketlerin ulus ötesi olduğu, sermayenin küreselleştiği ve bu anlamda da ulus devletlerin yalnız politik olarak kaldığı söylemi sol söylem olarak ifade edilmektedir. Oysa bu söylem en sağ söylemler ile birebir örtüşmektedir. Çünkü küresel akışı incelediğimiz zaman bunun aslında günümüze özgü olmadığını, en azından merkez-çevre teorisini incelediğimiz zaman, Wallerstein ve Arrighi yi incelediğimiz zaman 500 yıldan beri değişen merkezlere çevreden değerlerin aktığı, bir başka ifadeyle sömürünün çevreden merkeze doğru ilerlediğini açıkça görmekteyiz.

Kaldı ki emperyalizm olgusunun emperyalist dönem diye tanımlanan tekelci sermayenin iktidar olduğu, para sermayenin ve sanayi sermayenin kaynaştığı denilen Lenin in tanımladığı dönemle sınırlı olmadığını görmekteyiz. Yani Lenin in emperyalizm tezi belirli bir dönemi tanımlamakta ama bu dönem aslında gerçeği yansıtmamaktadır.  Kapitalizmin son aşaması emperyalizm  deyimiyle ya sosyalizme geçilecek ya da küreselleşmeye geçilecek tezine gelinmektedir. Oysa kapitalizm son aşama olmadığı gibi emperyalist aşama da değildir. Çünkü emperyalist aşamayı görmemiz için değer aktarımının işleyişini görmemiz gerekir. Evrimci kapitalizm anlayışına baktığımız zaman da ticari kapitalizmin egemen olduğu Hollanda-Venedik döneminde değerin merkeze doğru akışını kapitalist üretim tarzı olmasa da ama ticari kapitalizmin var olduğu ve bu anlamda kapitalizm tanımının yeniden yapılması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Yani ticari kapitalizm resmi olmayan emperyalist dönemi temsil etmektedir. Butts un  Sermaye İmparatorluğu  kitabı bu konu için iyi bir referanstır. İngiliz endüstri kapitalizmi dediğimiz dönemde ise sömürgelerin oluşması resmi emperyalist dönemi başlatmaktadır. Bu dönem Marks ın kapitalizmi analiz ettiği dönemdir ve rekabetçi kapitalizm olarak aşamalı evrimciler taraıfndan yorumlanmaktadır.

Oysa Marks ın İngiltere ile sınırlanmış bir coğrafi bakış açısıyla olaya bakmayıp da Adam Smith in küresel bakışıyla olaya baktığımızda sistemin merkeze doğru sömürüyü oluşturduğu bir süreci görmekteyiz. Yani bu dönemde de emperyalizmin olduğunu görmekteyiz.

Bu anlamda sistemin bu emperyalist yapısı aslında emek-sermaye çelişkisinin de ötesinde esas çelişkinin merkezin çevreyi sömürüsü olması gerekmektedir. Yani merkezin bağımlı ve çevre ülkeleri sömürmesi tezi Lenin in analizinin beklemeksizin de önceden var olan bir süreçtir. Daha sonra tekelci aşamaya giren kapitalizm de banka ve sanayi sermayesinin birleştiği ileri sürülen dönem de aslında kapitalizmin bir dönemini vermektedir.

Bu dönem Paul Baran dan detaylı olarak analiz edildiği zaman aslında tekelleşme ve kapitalizmin gelişmesi, çevredeki ülkelerin gelişmemesi yani sömürülmesine dayanmaktadır. Bir başka deyişle İngiltere deki kapitalizm 19. yüzyılda 50 yıl sonraki Hindistan ın kapitalizmi değildir. Bir başka ifadeyle İngiltere deki 19. yüzyıl kapitalizmi 20. yüzyıla geldiği zaman yeni bir formata yani tekelci kapitalizme gelmiştir. Ama Hindistan 19. yüzyıldaki İngiltere kapitalizmin aşamasına gelemeyecektir. O aşama artık devreden çıkmıştır. Bu anlamda da gelişme bağımlılık temelinde sömürgeci bir noktada olmuştur. Amerikan sisteminin büyüme dönemini oluşturan İkinci Dünya Savaşı ndan sonra da aynı özellik devam etmiştir. Para ve sanayi sermayesi iç içe geçmiş gibi görünse de daha sonra para sermaye ayrılarak küresel olarak sistemi sömüren bir yapıya dönüşmüştür. Demek ki kapitalizm başından beri küreseldi ya da kapitalizm feodalizmden sonra ortaya çıkmadı. Kapitalizm 14. yüzyıldan beri süren modern bir dünya sisteminin parçasıydı.

Wallerstein a ve Andre Gunter Frank a göre bu olgu tarihsel süreç boyunca Hikmet Kıvılcımlı nın tefeci-bezirganların sistemi dediği sistemde de ticari kapitalizmin var olduğu ve bu ticari kapitalizmin küresel olarak o dönemki Akdeniz ve Avrasya ekümen alanında egemen olduğunu, bu anlamda merkeze değer aktarımın söz konusu olduğunu getirmektedir. Bu da bize sömürünün esasında çelişkiyi belirlediği, çelişkinin de merkez ile çevre ülkeler arasındaki bir çelişki olduğudur. Bu da esasında ulusal temelli bir çelişkidir. Uluslar feodalizmin yıkılmasıyla ümmetten sonra ulusa çıkmamıştır. Marks ın deyişiyle tarihsel olgular ürünüdür.

Ulusların etnik kökenini incelediğimiz zaman tarihsel süreçte ekümen alanda egemen olan etnilerin uluslaştığını görmekteyiz. Türk ulusunun 2.000 yıllık bir süreç içinde ulus olarak var olduğunu görmekteyiz. Bu süper ulus içinde Ogurların da, Oğuzların da, kuzeydeki diğer Türk boylarının da yer aldığını görmekteyiz. Hunlar, Göktürkler, Selçuklular, Osmanlılar ve daha sonra Tatarlar hepsi bu Türk etnoslarının politik olarak bütünleşip dağılma süreçlerini izlediği ve uluslaşmanın bu anlamda ortaya çıktığını görmekteyiz. Bugünkü Türkiye, İran, Türkistan daki Türk etnik birliğinin kaynağı ne Rusların ne Amerikalıların ne Avrupalıların bölemeyeceği kadar tarihsel bir sürecin bütünlüğünü oluşturmuştur. Kaldı ki bu bölme sürecini incelediğimiz zaman İran ın koparılması; Türkistan ın Özbek, Kırgız ve Kazak diye parçalanarak Türklükten Ruslar taraıfndan koparılması, Azerilerin Azeri milleti diyerek Türklükten koparılması bu süreçte gelinen aşamalardır. Oğurların, Gurman ve Goranların Oğuz Türklerinden ayrılması tarihsel olarak mümkün olmayan çabalardır. Sistem bu çabalar üzerine politika geliştirmektedir.

Petropolitik Politika

Dünya petrol rezervlerinin önemli bölümünü oluşturan Basra Körfezi, Hazar çevresi, Kafkasya ve Volga-Sibirya çevresi Brezinksi taraıfndan Avrasya nın Balkanları olarak Amerikan sisteminin egemen olması gereken alanlar olarak tespit edilmiştir. Kaldı ki Rusya daki Volga-Ural ve Sibirya yatakları üzerindeki egemenlik, Rusya nın yataklar üzerindeki egemenliğini Amerikan şirketlerine devretmesiyle olmuştur. 1990 lı yılların jeopolitiğine baktığımız zaman Sovyetler in dağılması sonrası Rusya, Amerika ve Rusya yı dünyayı yönetecek iki partner gibi algılamıştır. Ama daha sonraki dönemde görmüştür ki, Amerika dünyayı yönetme anlamında trilateral olarak emperyalist politika anlamında ekonomik gücü oranında Amerika-Japonya ve Amerika-Avrupa ilişkisi vardır. Rusya geri bir ulusal devlettir. Bölgesel bir güç değildir. O dönemde Rusya ya önerilen yol, Siz Avrupalı bir Batı Rusya İdil-Ural ve Tataristan ve Başkurdistan bölgesini Orta Rusya ve Sibirya yı ve Batı Sibirya yı da Doğu Rusya olarak Moskova yla bağları kopmuş bir federasyon olarak eklemesi gerektiği ileri sürülmüştür.

Brezinski Rusya nın buna zorlanması için güneyde Türkiye ve Türk devletleri ile çevrelenmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Bu çevrelenme sürecinde Rusya ya yeniden bölünme noktasında en azından küresel bir sorun yaratmadan Amerika yla işbirliği yapacak, yani petrol yataklarını Amerikan şirketleriyle işletecek bir politika önerilmiştir. Bu politikaya Yeltsin in onay vermesi sonucu oligarklar Sibirya daki gazları, Volga-Ural daki ve Hazar Denizi ndeki petrolleri işletmeye başlamışlardır. Kazakistan daki Tengiz-Katagan gibi bölgelerdeki petrol keşifleriyle de buralara Amerikan şirketleri egemen olmuştur. Suudi Arabistan ve çevresindeki Birleşik Arap Emirlikleri, Katar gibi ülkelerde Amerikan şirketleri egemenken, İran daki ve Saddam idaresindki yataklarda egemenlik gerçekleşememiştir. İşte bu durum, jeopolitik emperyalist politikaların birleştiği bir nokta olmuştur.

Petrol yataklarının Amerikan şirketleri taraıfndan işletilmemesi durumunda 30 yılda biteceği ama buna karşılık Amerikan şirketlerinin bu bölgede yapacakları yatırımlarla 60 yıllık bir rezerv daha çıkarabilecekleri öne sürülmüştür. ABD, Amerikan şirketlerinin teknik imkanlarla petrol rezervlerini arttıracakları, bunu ne Rusların ne de Arapların yapamayacağı propagandası ile Avrupa daki ve Asya daki devletleri işbirliğine gitmeye zorlamıştır.

Brezinzski sonrası yeni kuşak stratejistlerinin tezlerine göre birinci kuşak küreselleşmeciler ABD, Avrupa ve Japonya iken ikinci kuşak küreselleşmeçiler ise Rusya, Çin ve Hindistandır. Bu küreselleşmiş alanlar dünya sistemine entegre olmuş alanlardır. Dünya sistemine entegre olmayan alanlar ise Türkistan, İran, Türkiye, Arabistan ve Kuzey Afrika dır. Bu çizgi Brezinskinin Avrasya Balkanları dediği çizgidir. Huntington un uygarlıklar arası fay hattı çizgisidir. Yani Hıristiyan dünyası olan Avrupa ve Rusya ekseni ile Müslüman dünyası arasındaki fay hattı çizgisidir. Barnet ise Brezinkinin tezini 11 Eylül den sonra farklı bir noktaya getirmiştir.  Bizim İslamla bir sorunumuz yoktur. Bizim İslam dünyasındaki haydut devletler ve haydut ideolojiler ile sorunumuz vardır. Bu haydut devletler veya bunların egemenliğindeki terörist guruplar modern küreselleşmiş dünya için sorun yaratmaktadır  tezi gündeme gelmiştir. Bu teze göre Amerika nın vereceği savaşa Rusya ve Çin de katılmalıdır. O nedenle Rusya nın terörizmle mücadelesi Çeçenlerle mücadeleye indirgenirken, kendisi de El Kaide yle ve Türkiye de PKK yla çatışma noktasına girmiştir. Sisteme entegre edilmek istenen ülkede bir terörist kaynağın bulunması, terörist kaynağının yaratılması ve yok edilmesi bu ülkenin sisteme entegre edilmesi için bir araç olarak kullanılmıştır. Yani Barnet i tersten okursak bu bölgelerdeki haydut devletleri yola getirmek için bu bölgelerde teröristleri kullanmak söz konusudur. Ve terörizme karşı mücadelede bu devletleri yola getirmek için bir araç olarak Batının inisiyatifine girme yöntemi olmuştur. Çin de Uygurlar, Arabistan da El Kaide, Türkiye de PKK, İran da PJAK ve Rusya da Çeçenler gibi terörist gruplar yaratılmış ve ortaya çıkarılmıştır. Yani terör buradaki ara devletlerin yola getirilmesi ve sisteme entegre edilmesi için araç olarak kullanılmıştır.

Fakat Putin in Rusya da iktidara gelmesiyle Çeçenlerin tasfiye edildiği, Volga-Ural ve Sibirya bölgesindeki petrol yataklarının denetiminin Amerikan şirketlerinden geri alındığı, Türkmenistan ve Kazakistan da Rusya nın egemenleştiği ve 90 lı yıllarda Amerikalı stratejistlerin ara bölgelere yön verme düşüncesinin hayata geçmediği görülmektedir. Yani Rusya ya dayatılan bölünme politikası sürecinde, Türkiye ve İran ın bölünüp yeniden şekillenmesi ve ulus yaratılması sürecinde senkronik bir bozulma ortaya çıkmıştır. Rusya nın kendisini bütünleştirip bu bölgelere eski emperyal politikalarıyla egemenleşmesi, Yeşil Kuşak projesinde olduğu gibi Rusya nın Türkiye, İran, Afganistan, Pakistan ve Çin le oluşturulan bir blokla ve bunun batıdaki devamı olan Ukrayna ve Polonya yla çevrelenmeye çalışılmasına yol açmıştır. Ama bu aşama henüz geliştirilecek olan bir aşamadır. Bugüne kadar Ukrayna-Polonya ekseni Almanya ve Rusya arasındaki ilişkiyi kesmek için kullanılmıştır. Keza aynı şekilde Gürcistan, Ermenistan, Kürdistan ve İsrail in oluşturacağı eksen yardımıyla Türkiye ile İran ın arası bölünmekte ve Türkiye yi Azerbaycan dan ve Türk dünyasından izole eden bir politika gündeme gelmektedir.

Bu politikanın hayata geçmesinde ABD nin önemli bir kazanımı olmamıştır. Tersine, Azerbaycan da, Türkmenistan da, Kazakistan da Amerika nın istemediği bir Rus yayılması ortaya çıkmıştır. Bu Rus yayılması İran a doğru genişlemiştir.

ışte bu noktada Amerikan stratejisi yeniden taktiksel bir değişikliğe doğru yönelmiştir. Türkiye bağlantı devlet olarak yeniden biçimlendirmektedir. Aynı rol Pakistan a da verilmiştir. Pakistan ın rolü Hindistan ve Çin arasındaki denklemi kurmaktır. Türkiye ye verilen rol ise Azerbaycan, Türkistan ve Yakutistan a doğru giden bir eksen oluşturmaktır. Bu panturanik eksen, Ruslar taraıfndan korkuyla karşılanan bir eksen olmuştur.

Bu panturanik eksen Amerikalılar taraıfndan da kabul edilir olmaktan çıkmıştır. Küresel planda önerilen yol, ulusal devletlerin tasfiye edilmesi ama yeniden sisteme bağımlı devletlerin yaratılmasıdır. Yoksa ulusal devletlerin tümüyle tasfiyesi söz konusu değildir. Türkiye nin Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan ve Yakutlarla beraberliği dünya sistemi için en büyük riski oluşturmaktadır. Bu risk panarap birliği kadar tehlikeli bir birliktir.

Bunun bir benzeri de Latin Amerika birliğinin oluşmasıdır. O nedenle de Türkiye Rusya ya karşı yeniden konumlandırılması Kemalist bir yapıda değil, küreselleşmeci bir yapıda olmalıdır. Küreselleşmecilere göre dünyada pazarlar küreselleştiği ve ulusalcılık da milli pazarlar için ortaya çıktığına göre milli pazarların yok olması sürecinde ulusalcılık gerileyecektir.

Milletler; kapitalist pazarların doğmasıyla, feodalizmin dağılması sonrası ümmetlerin milletlere dönüşmesiyle oluşmuştur gibi tarihi gerçekleri yansıtmayan en Stalinist dogmalarla birebir örtüşen evrimci bir tarih anlayışı günümüzde ortaya çıkmıştır. Oysa kapitalizm başından beri küreseldir. 500 yıllık modern dönemi kapsadığı gibi, tarihsel dönemlerde de küreselcidir. Ve uluslar bu süreçte ortaya çıkmıştır.

Antiküreselci Galiyev

O halde,  Pazarlar küreselleşti. O yüzden ulusal pazarlar ve ulusalcılık kalmadı  tezi de oldukça yanlış bir noktadır. Çünkü tam tersi bir biçimde, emperyalizmin panzehiri, küresel sisteme karşı ulusal çıkarları savunan iktidarların varlığıdır. Bu anlamda da Kemalizm ve Galiyevcilik böyle bir çizgidir. Sovyet devriminde İdil-Ural Sovyet i dediğimiz, yani Kafkasya dan başlayıp Sibirya ya kadar uzanan eski Altınordu Devleti ni Galiyev yeniden örgütlemiştir. Sovyetler e kabul ettirilen İdil-Ural Sovyeti ni Rusların daha sonradan neden tasfiye ettiğini Galiyev anlayamamıştır.

Oysa bunu Dugin in Avrasya stratejinde çok iyi anlamaktayız. Dugin,  Tataristan tarihsel kökü olan ve iddiası olan bir devlettir. Onu kuzeyden ve güneyden farklı gruplarla çevirmeliyiz. Yani Türk gruplarıyla bağlantısı kalmamalıdır. Kuzeyde Çuvaş ve Mari gibi devletlere Türklükten ayrı bir kimlik verirken, güneyde Başkırtlardan mutlaka koparmamız gerekir  demektedir.

Tarihsel olarak aynı etniye sahip olan bu gruplar Ruslar taraıfndan etnik kimliklere saygı bahanesiyle farklılaştırılmakta, bu toplulukların Kafkasya ve Türkistan la bağlantısı kesilmelidir denilerek alt çevrelemeler uygulanmaktadır. Gumilyev e göre ise Türkler, Aslar, Bulgarlar, Slavlar birleşerek yeni bir etnos oluşturmuştur.  Artık Türklük ve Rusluk, yani eski Rusluk yoktur. Yeni bir Rusluk vardır  diyerekten Türklerle Rusları bir gösteren Avrasyacı bir tezi ileri sürmüştür. Ama bu tezin arkasında da  Sakın bu etnileri birbiriyle birleştirmeyelim, ayıralım  anlayışı yatmaktadır. Dugin in açık itiraıf ortaya koymaktadır ki, Sovyetler Birliği dönemimde Stalin in bu bölgeleri bölmesi, aslında bu petrol bölgelerini mutlak biçimde Rusya ya bağlamak istemesindendir. Rusların Sultan Galiyev in projesine neden karşı çıktıklarının yanıtı buradadır. Kaldı ki bu projeye ABD, İngiltere ve Almanya da aynı düşmanlıkla bakmaktadırlar. Rusya daki Sovyet rejimine ve Rusluğa karşı Türklük kullanılırken, Türkiye yle Türk dünyasının birleşmesine karşı çıkılmıştır.

Tarihsel olarak aynı ulusun oluşturduğu bu bölgeden günümüzde petrol yolları geçmektedir. Ve bu yolların geçtiği bölgede Türk kimliği dışlanmak zorundadır ki, bölge üzerinde emperyalist hayalleri olan Ruslar, Amerikalılar, İngilizler ve Çinliler bu planlarını rahatça uygulayabilsinler.

Rusya yı çevreleme politikasındaki yeni strateji küresel İslamdır. Oysa küresel İslamcı çizgiye karşı Ruslar da Tataristan daki iktidarı kullanarak,  Tatarlar Bulgardır. Altınordu ile ilgisi yoktur. Biz bu anlamda en eski Müslüman ülkeyiz  teziyle küresel İslama karşı İslamcı bir tezle ortaya çıkmıştır.

Diğer taraftan  Pentagon un Yol Haritası-2  adlı kitabın satır aralarında itiraf edilmekzorunda kalınan diğer gerçek ise Suudi Arabistan da El Kaide nin iktidar olması riskidir. Bu risk 70 li yıllarda gerçekleşseydi askeri bir operasyonla ortadan kaldırılabilirdi. Irak ta Saddam ın  haydut devlet inin tasfiye edilmesinin pahalıya patlaması, İran a karşı bir operasyonu engellemiştir. Suudi Arabistan petrolleri üzerinde Hanefi ve Selefi İslamcı bir iktidarın Amerika ya karşı El Kaide tipi bir yapılanmayla iktidar olması en korkulu rüyaları olmuştur. Putin in gaz çarı olarak karşılarına çıkması ve Yeltsin in tersine küresel dünyanın parçası olmayı reddederek dünyaya egemen olmaya çalışması da bu korkunun diğer ayağıdır.

Olaya bu açıdan bakıldığında Vahhabi-Selefi-panarabik yapılanmaya karşı en önemli ittifakın aslında Beyrut tan İslamabat a kadar oluşan Şii yapılanması olduğu görülmektedir. Yani Sünniliğe karşı olan Şii yapı, yani İran aslında Amerika nın en yakın müttefiki olmalıdır. Çünkü İsrail e düşmanlık noktasında Arapların yaptığı panarabik birliğe katılmamıştır. Tarihsel olarak da Araplarla farklılıkları vardır. Bundan 30 yıl önce Şah iktidarı Amerika nın en yakın müttefiki konumundaydı. Keza 1920 lerde yaratılan Fars milliyetçiliğiyle iktidara getirilen Farslar İngiltere nin bu konudaki en yakın müttefiki olmuştur. Günümüz Amerikan stratejistlerileri İran ı yeniden yapılandırılarak, kuzeydeki gaz çarına ve güneyde olası petrol kralı bir El Kaide ye karşı çevreleme taktiği geliştirmeye çalışmaktadır.

Türkiye nin Yeniden Yapılandırılması Projesi

Türkiye nin de küresel İslamcı bir tezle yeniden yapılandırılması ABD nin vazgeçilmez bir emperyal stratejisidir. Kuzey Irak taki PKK kamplarının bombalanması sırasında verilen istihbarat desteği de bu stratejinin bir adımını oluşturmuştur. Yani bu adım Türkiye deki antiamerikancılığı söndürmektedir. Ayrıca PKK nın yalnızca dağ grubu olarak algılanmasını sağlayarak, kentlerdeki milis halk örgütlenmeleri yok sayarak onları meşrulaştırmaktadır. Meclis teki bir temsiliyetle dağ grubunu tasfiye etmek, işbirliği yapılabir grubu meşrulaştırmak aslında İngilizlerden beri Türkiye deki Kürt politikasının ayağını oluşturmaktadır. Yani aynı olanı kardeş diye ayırmak, daha sonra da kardeşler arasına ayrı politik yapılanmayla ayrılmayı getirmek.

Diğer taraftan ise PKK ya karşı kara müdahalesi yapılmaksızın yalnız havadan bir operasyonla PKK nın tasfiye edilebileceği ileri sürülmektedir. Bu söylem Barzani nin bölgedeki egemenliğini pekiştirilirken, Türkiye nin Barzani yi tanımasına yol açmaktadır. Türkiye nin Amerika nın gösterdiği hedefleri bombalamasıyla eğer PKK nın kır kadrosu tasfiye olacaksa Barzani bundan kazançlı çıkacaktır. Ama asıl kazanç Barzani nin tanınması olacaktır.

Amerika açısından Kuzey Irak taki Kürt yapılarıyla Türkiye deki Kürt örgütlerinin birleştirilmesi ve ortak bir yapılanmada liderliğin ortaya çıkarılması ana stratejilerinden biridir. Ve bu stratejiyi esasen İran a ve Suriye ye de yaymaya çalışmaktadır. Bu sürecin ilk adımı da artık fonksiyonunu yitirmiş dağdaki örgütlenmenin ortadan kaldırılması olabilir. Ama henüz el altında tutulması gereken, gerektiği zaman Türkiye ye karşı baskı yapabilmek kullanılacak bir aparat olmak durumundadır.

Türkiye nin çok kültürlü ve farklılaştırılmış yapısıyla Kemalist devlet yapısının tasfiyesinin amacı aslında Kemalist devlet yapısının Galiyevci devlet anlayışla birleşerek Türkiye Turan eksenli bir amaca yönelmesinin önünü kesmek olmaktadır. Bu yüzden de İslamcı bir söylemle Orta Asya ya girmenin amacı budur. Diğer taraftan ise Amerika ya tabii olacak devlet yapısının oluşturulabilmesi için İran daki yapının tasfiye edilmesi gerekmektedir. Ama bugünkü yapı Irak taki gibi ulus inşası tarzında yapabilme yeteneklerinin olmadığı ve bunun güç olduğu noktada, şimdi daha sofistike yöntemlerle Afganistan ve Irak modelinde değil bu bölgede etnik kimliklerin yeniden yapılandırılması ve bu arada İran daki yeni yönetime Şah modelinde yeni bir yapı kurulabilmesi için önünü açacak söylemleri gündeme getirmek biçiminde olacaktır. Ve bu anlamda da Türklük kavramı da o doğrultuda kullanılabilir. Nasıl ki Gurmançların İngilizler taraıfndan kullanılması bu etnik kimlik açısından bir yüzkarası olduysa, İran daki Türklerin böyle bir yapılanmada araç olarak kullanılması aynı şekilde bir yüzkarası olacaktır. Burada Türk dünyasının kendi kimliğiyle bir politika oluşturması, emperyalizme karşı bir set oluşturması, Türk dünyasının kendi arasındaki bağlantısını geliştirmesi devrimci bir görev olarak karşısına çıkmaktadır.

Yeni Sosyalist Modele Gerek Var

Pakistan da, Barnet in söylediği bağlamda, bir bağlantı devleti olarak Hindistan ve Çin le olan ilişkinin sürdürülmesi noktasında yer almaktadır. Büyük Ortadoğu Projesi aslında bütün Avrasya yı kapsayan, Cezayir den başlayıp Çin e kadar giden bir yapılanmayı kapsamaktadır. Ve bu yapılanma aslında 100 yıllık bir gerçeğin ürünüdür Yani günübirlik taktiklerle değişen bir yapılanma değil, küreselleşmenin tarihi dediğimiz dünya sisteminin tarihiyle özdeş olan süre boyunca sürdürülen emperyalist politikaların temelini oluşturan pazarın kurulabilmesi için emperyal imparatorluk uygulamalarıdır. Bu imparatorluk uygulamalarına karşı çıkabilmek için ekonomik temeldeki politikalara karşı çıkmak gerekmektedir. Emperyalizme ve imparatorluğa karşı oluş sisteme karşı oluşa dönüşmediği zaman gerçek bir karşı oluş değildir. Emperyalist politikalara karşı çıkış, yani onun uluslararası devlet ilişkilerini yeniden biçimlendirmesine karşı çıkış aslında temelde emperyalist politikaya karşı çıkıştır. Yani Amerikan şirketlerinin çokuluslu kimlikleriyle ulus ötesi yayılmalarına, bu bölgeleri sömürmelerine, para sermayenin bu bölgelerdeki değeri merkeze doğru aktarmasına karşı çıkan bir rasyonel modele gerek vardır. Bu modelse yeni bir sosyalist devrimci ulusal modeldir.

Günümüze baktığımız zaman piyasa sosyalistleri olarak Çin modelini görmekteyiz. Bu aslında Amerikan sisteminin ayrılmaz bir parçasıdır. Ve bütünüyle Amerikan para sermayesinin Çin deki üretimidir. Emek sömürüsü üzerine kurulmuş bir rejimdir. Diğeri ise sistemden kopma gaz çarı Putin in uygulamasıdır. Putin in avantajı ise zengin petrol kaynaklarına sahip olmasından dolayı rahatça pozisyon alabilmesidir.

Antiküreselci Chavez

Keza aynı benzer pozisyon, Latin Amerika da da Chavez in petrol yataklarına egemenliğiyle ortaya çıkmıştır. Ama daha politik ve ekonomik temelli olanı dünya sistemine karşı ulusal eksende bir savunmayı sağlayacak politikaları gündeme getirmektedir. Yani sermayenin vatanı yoktur, para sermaye küresel olarak dolaşmaktadır denmektedir. Yani çokuluslu şirketler aslında Petras ın da söylediği gibi ulus şirketleridir. Bunları takip etmek için Paul Baran ın tekelci kapitalizmini okumak gerekir. Yani Amerikan şirketleri dünyanın neresine giderse gitsin, nereye yatırım yaparsa yapsın hepsi Amerika ya değer aktaran Amerikan şirketleridir. Alman şirketleri gene Almanya ya değer aktarmaktadır.

Bu boyutuyla bakıldığı zaman bu sisteme karşı çıkış ulusal eksende olacaktır. Ve ulusal eksende halkçı, sınıfsal bir blok oluşturmayı zorunlu kılar. Bundan önceki yazımda ulus-halk bloğu dediğim blok, sınıf temelli yapısıyla dünya sistemine entegre olmuş yapıya karşı çıkıştır. Yani ulusal burjuvaziyle ulusal bir sistem oluşturamazsınız. Ulusal burjuvalar dediğimiz burjuvalar dünya sisteminin ayrılmaz parçaları olarak Amerikan şirketlerinin çokuluslu görünümlü etiketlerinin birer parçalarıdır. Ana değer Amerika ya doğru akmaktadır. O halde burada ulusal devlet destekli kalkınmayı öne çıkaran projeler gerekmektedir.

Bu noktada Güney Kore modeli de önemli bir model olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrı bir konu olarak ele alınması gerekmekteyse de, yine çaresiz-çözümsüz olmayan bir projeye bir dünya stratejine sahip olduğumuzu vurgulamak için kısa da olsa bundan bahsetmemiz gerekmektedir. Yani dünya pazarıyla bağlantısı olan ama bu pazarın çokuluslu şirketlerin kimliğini ortaya koyarak ulusal olarak yeniden yapılanma gerekmektedir. Bu yapılanmada devletçiliğin rolü önemlidir ve bu boyut önümüzdeki antiemperyalist politikanın temelini oluşturmaktadır.

Amerika nın emperyalist politikalarına karşı çıkış noktasında Cumhuriyet yürüyüşlerinde ve sonrasında bir çelişki vardır. Bu çelişki şuraya dayanmaktadır: Aslında 1960 ve 70 li yıllarda da Türkiye de antiemperyalizm sözkonusudur. Bu antiemperyalizm Amerikan dolarına, Amerikan postalına, Amerikan politikalarına karşı bir başkaldırıdır. Bu başkaldırının nedenleri ortadan kalkmamıştır. Ve kalkmadığı için de bu başkaldırı döneminde o dönemde aslında gizli olarak Amerika yine Kürt projesini hayata geçiriyor iken ama günümüzde bunu açıkça ortaya çıkarması olgusu gerçektir. Fakat Kuzey Irak taki PKK kamplarının bombalanmasına verdiği desteği Amerika nın çizgi değiştirdiği şeklinde yorumlamak son derece hatalıdır. Tersine, küresel jeopolitikteki dans sebebiyle Rusya nın karşısına daha sağlam yapılanmış Türkiye, İran, Afganistan ve hatta Çin i çıkarmayı zorunlu kılmaktadır. Bu zorunluluk ancak bu ülkelerdeki ulusal direncin, ulusal ideolojinin kırılması ve biçim değiştirmesiyle mümkündür. Bu anlamda da bu biçim değiştirmeyi sağlama biçimi karşımızdadır.

Cumhuriyet yürüyüşleri döneminde  İmparatorluğun İki Taktiği  isimli makalemde Amerika nın Kürtçü-Osmanlıcı-ıslamcı proje dışında Türkçü-laik bir projeyi de destekleyebileceğini ve iktidara CHP-MHP ikilisinin gelmesinin Amerikan politikaları açısından ters olmayacağı biçiminde bir yorumum vardı.

AKP İktidar Bloğu

Kaldı ki, seçimlerden sonra AKP nin iktidar bloğunu ve ideolojik aygıtlarını kullanarak % 50 ye yakın oy alması sonrası AKP bu iki misyonu birleştiren bir misyon da toparlamaktadır. Yani Türk dünyasına yönelen İslamcı bir politika yeni misyon olarak karşımıza çıkmaktadır. Ama bu misyon içinde Kürtlerin politik etkinliğini göz ardı edilemeyeceği için AKP nin bir üçüncü fonksiyonu da Kürtlerin bu tarzda örgütlenmesinin önünde yer almasıdır. Orta Asya ya Türkçü olarak değil İslamcı olarak gitmektedir. Yine Ortadoğu ya da Kürtçü olarak değil İslamcı olarak gitmektedir.

Oysa Ortadoğu daki politikada Kürtlerin Osmanlı devleti biçimindeki olanakları kullanma arzusu yani İran daki Türklüğe karşı Yavuz un Gurmanç etnisini Şafi olarak ortaya çıkarması ve onları Türklere karşı da silahlandırması hem Anadolu da hem de İran Türklüğüne karşı konuşlandırması. Keza Abdülhamit in Anadolu da Türklüğe karşı ve Ruslara karşı konuşlandırması böyle bir süreci getirmiştir. Abdülhamit in bu politikasını sürdürecek parti İslamcı kimlikte olmak durumundadır. Bu politik partinin ikili yapısı ise Ordu nun laik yapısıyla çelişmemelidir.

İşte AKP nin şimdi yüklendiği misyon bu boyuttadır. Bir taraftan Barzani nin Kuzey Irak ta tanınmasıyla Türkiye de Barzani yi temsil eden unsurlarla arasındaki işbirliğinin bozulmaması yani Şafi ve Nakşi Kürt tabanının üzerinde egemenliğini kurmak ve onların yeni bir partiyle örgütlenip ayrı partiye yönelmesine engellemek. Diğer taraftan ise PKK nın dağ kadrolarının tasfiyesi bu bulanık bir konudur, mutlak bir konu değildir. Daha çok İran la Ermenistan a taşınabilecek bir yapıdır. PKK nın özellikle Alevilerle oluşturduğu ittifakın ve daha sonra büyük şehirlerde Türklerle olan ittifakının geniş tabanlı bir parti halinde meşrulaştırılarak legalleştirilmesi hedeflenmektedir. Ve bu meşrulaştırma noktası aslında Amerika nın Türkiye ye yeni biçim verme noktasında kullanılacak olan bir enstrüman olacaktır. Yani bu enstrüman PKK nın meşrulaştırılmasıyla oluşacak Kürt politikası ile AKP nin egemenliğindeki Barzanici Nakşi politikası ve Kuzey Irak taki Barzani nin oluşturacağı yapıyla Türkiye, İran, Irak Kürtlerini kapsayan politik bir yapının önünün açılması hedeflenmektedir. Bu 1920 lerde İngilizlerden bu yana sürdürülen bir süreçtir.

Bu sürecin noksan ayağı ise Türkiye nin Doğu Anadolu şehirlerinde Ermenilerin etnik olarak nüfuslarının yer almamasıdır. Ermenistan daki haritalar hâlâ Türkiye nin bu şehirlerini Ermenistan a dahil olarak göstermektedir. Kendi küçük haritasını resmi olarak kabul etmemekte ve Türkiye yi de kapsayan bir Ermenistan haritası söz konusudur. Ve tarihsel olarak Türklerle Ermenilerin çelişkisi aynı şekilde Kürtlerle Ermenilerin çelişkisine dönüşecektir. Yani Doğu Anadolu daki alanın yeniden yapılandırılması da Ermeni-Kürt tartışmasının yolunu açacak bir süreçtir. İşte bu süreçleri göz önüne getirdiğimiz zaman 20. yüzyılın jeopolitikasının ana eksenleri bu nüanslardan oluşacaktır. Ama bu 19. yüzyılın sonundaki petropolitik büyük oyunun yeni versiyonudur. Ve yeni versiyonunda değişen çok büyük önemli bir aktör sözkonusu değildir. Tersine, artan önemde petrol fiyatlarının öne çıkmasıdır.

2002 yılında, petrol fiyatının Irak taki çatışmalarla 50 dolara ve İran daki çatışmalarda 100 dolara çıkacağının ampirik olarak formüllerini veren bir makale yazmıştım. Bunların hepsinin gerçekleştiğini görme noktasında bugün de bu analizleri yaparken de gene aynı yöntemle beynimin çalıştığı bir projeksiyon yapma noktasındayım. Bu projeksiyona baktığımız zaman petrolün artan fiyatı bu projeksiyonu daha da hızlandırıp buradaki olguları daha da etkinleştirme noktasındadır.

Sonuç

Sonuç olarak Kuzey Irak taki PKK kamplarına yapılan saldırılar aslında buzdağının üst kesimine yapılan bir saldırı gibidir. Gemileri batıran buzdağının üstündeki kesim değil onun altındaki kesimdir. Ve bu anlamda da bu ana kütleyi meşrulaştırmak biçiminde bir adım atılması sözkonusudur. Bu iki meşrulaştırmanın üçüncü yolu ise bu iki grubun birlikte politika yapması biçiminde getirilecek noktadır. Çünkü Barnett in vurguladığı nokta ilerdeki bir stratejide Kuzey Irak ın Türkiye yle birlikte bir politik güç olması, keza Basra bölgesindeki Şii Arap bölgesinde İran la beraber bir politik güç oluşturarak yeniden yapılanmış bir İran ve Türkiye de bu denklemde bir yapılanmayı gerektirdiğini ve bu anlamda alt bölünmeleri getiren ama sonuçta emperyalist Amerikan politikasına uygun olarak emperyal yeniden yapılanmaların hedefi olarak görülmektedir. İsrail le çatışma içinde olan panarabik devletlerin de nötralize olması ama bunların nötralize olmayıp da El Kaide tipinde bir iktidara sahip olması durumunda mutlak ve mutlak Şii Arapların İran daki Şiilikle devamını sağlarken, Irak taki Kürtlerin de Türkiye yle bütünlüğünü sağlayarak bunları da ortak bir kimlikte Türk etnisitesinin ortadan kaldırıldığı bir politikada Türkiye nin yeniden yapılandırılmasının adımını oluşturmaktadır.

Keza aynı olguyu İran, Azerbaycan, Türkistan ve Kazakistan gibi bölgelerde de farklı etnik kimliklerin ayrılarak Rusya ya karşı çevrelemede ya da emperyalist sistemin sorun yaratan, dünyaya entegre olmamış bölgelerini yeniden biçimlendirmede araç olarak kullanılacaktır. Yani küreselleşmiş sistem Rusya ile Amerika ilişkilerini çözerse ve bu anlamda Çin le Amerika ilişkileri de çözümlendiğinde aralarında bir nükleer savaş olmayacağı gibi ana sorunun Türk, Arap ve Latin Amerika dünyasının ana risk oluşturan bölgeler oluşturduğunu ve bu bölgelerdeki haydut devletlere karşı dünyanın küreselleşmiş bölümünün bunları sorgulama ve dünya mahkemesi yapma gibi bir alternatifin yaratılması ve bu bölgelerde dünya için gerekli olan petrolün dünyanın ulaşabileceği ortak değerler olduğu ve bunun ancak Amerikan şirketleriyle dünyaya en iyi hizmet edebileceğini Amerikanın şirketlerinin inisiyatifinde olması içinde bu bölgelerin küreselleşmesi gerektiğini nasıl ki 1920 lerden sonra Sovyetler birliği 3. Enternasyonal ile komünizmi Sovyet dış politikası olarak küreselleşme ideolojisi olarak enternasyonalist uluslar ötesi milliyetçilik üstü bir ideoloji gibi sunarak dünyayı sosyalistleşmiş olan dünya Rusya ya entegre olup kurtulmuş bölge diye yorumlarken günümüzde de Amerikan ideologları Amerikanın bu küresel emperyal politikasının meşruiyet kazanabilmesi için küreselleşme ideolojisini Amerikan ideolojisi olarak almakta ve küreselleşmeyi ulus ötesi, din ötesi, kültürler ötesi modernleşme projesi olarak tüm dünyaya yayma çabasıdır.

Oysaki arkasındaki gerçek, Amerikan sistemi bir yüzyıl daha ayakta kalabilmesi için petrol sanayi üzerindeki egemenliğiyle kurmuş olduğu savaş sanayini hayata geçirmesi ve para sermayenin bunlarla bütünleşmesiyle yeni bir oligarşik küresel merkez olmasının yoludur. Bu ancak petrol yataklarının üzerindeki egemenliğinin pekiştirmesiyle mümkündür. Bu petrol yatakları üzerindeki egemenlik hem emperyal egemenliğinin hem de emperyalist devamlılığının zorunluluğudur. Ve bu sayede Hindistan, Çin, Japonya üzerine kurduğu hegomanyasını devam ettirebilme olanağına sahip olacaktır. Batıda ise Avrupa ve Rusya üzerinde hegomanyasını -bugün Putin in bozmasına karşın- ilerde tekrardan kendi inisiyatifine alacağı bir süreci yaratmak için kullanma noktasındadır. Urallar dan, Sibirya dan başlayan petrol yatakları ile Kafkasya ve Kazakistan güneye inerek Basra Körfezi ne, Basra Körfezinden Kuzey Afrika ya, Kuzey Afrika dan Nijerya ya ve oradan da Ant Dağları ndaki Venezüella ya doğru uzanan bu petrol yatakları üzerinde egemenlik kurmak bu yüzyılın Amerikan emperyal politikasının zorunluluğu olduğu gibi, dünya sisteminde Amerikan şirketlerinin ekonomik olarak egemenliğini sürdürebilmesi için bu petrol üzerinde emperyalist egemenliği yani ekonomik olarak bu petrol yataklarının kendi inisiyatifinde olması zorunluluğu bu günkü Amerikan politikalarını belirlemektedir. Dolayısıyla bu Amerikan politikalarını  Türkiye yi bölüyor, Türkiye yi bölmüyor, orayı destekliyor  diyen sığ bir bakış açısı ile değil İran ı dün destekleyen Amerika bugün İran la çatışıyor ama yarın İran en önemli müttefiki olacaktır. Türkiye yi sonuna kadar desteklediğini zannettiği 60 lı yıllardan sonra o yıllarda Türkiye yi bölme projeleri içinde yer alan Amerika bugün bir bombardımandan sonra Türkiye nin desteklemesi değil ana stratejisine giden adımları atan bir yapıyı oluşturmaktadır. Küresel jeopolitika ve emperyalizm, emperyal politikaların analiziyle ancak bugün Kuzey Irak taki bombardımanın temelleri ve geleceği görülebilir ve gerçeğe yakın kestirmeler yapılabilir.


Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: