Gönderen: gelecekte | Aralık 9, 2008

EĞİTİMDE YENİ BEYİN TEORİSİ

Günümüzde nörobiyolojik bilimlerdeki gelişmeler ve beynin içini görüntüleme tekniklerindeki ilerlemeler, beynin nasıl işlediği ve nasıl mükemmel bir programla düzenlendiği konusundaki eski anlayışları sorgulamayı gerekli kılmaktadır. Kompleks uyum sağlayıcı ve dinamik bir sistem olan beynin işleyişi, makinelerdeki gibi mekanik prensiplere göre değil, biyolojik prensiplere göre çalışmaktadır. Her ne kadar düşünme, akletme. öğrenme, anlama ve idrak etme gibi faaliyetlerin arka plânında ruhun fonksiyonu olsa da, bu ruhî fonksiyonların tezahürü, beynimizin işleyişi İle doğrudan bağlantılıdır. Beynin işleyişi ve öğrenme olayının son basamakta ortaya çıkışını (ekranda görünmesini) beyindeki nöral ağların yapısı ve düzeni belirler. Ana rahminde embriyo olarak teşekkül etmeye başladığımız sırada, ebeveynimizden aldığımız genetik programa göre, irademiz dışında yaratılan beynimizdeki nöral ağlar kompleks ve dinamik bir uyum sağlama kapasitesinde olan yapılar olmakla beraber, temelde yaratılış kapasitesiyle sınırlı olmak zorundadır. Eğitimde bilgi, maharet, tutum ve davranış değişiklikleri oluşturacak-sak, öncelikle ruhî fonksiyonların tezahür yeri olan beynin/zihnin işleyiş kaidelerini ve biyolojik temellerini anlamak mecburiyetindeyiz. İnsanın ruhî fonksiyonları biyolojik yapısı üzerinde ortaya çıktığından, biyolojinin kavram ve prensiplerinin anlaşılması, öğrenme ve eğitim gibi metafizik ve ahlâkî boyutlu meseleleri anlamamıza yardımcı olacaktır.

 

Kompleks Adaptif Dinamik Bir Sistem Olarak Beyin/Zihin Birlikteliği

İnsan beyni ve zihni, içinde bulunduğu şartlara dinamik şekilde adapte olabilen kompleks bir

sistemdir. Şimdiye kadar düşünüldüğü gibi o basit bir mekanik âlet veya paralel işlem gören bir bilgisayar da değildir. Ruh/zihin/beyin/beden sistemi, kendini düzenlemede hem genetik yapısından kaynaklanan potansiyel kapasitesiyle, hem de çevre faktörlerinin bu kapasiteyle karşılıklı münasebetinde kullandığı bilgilerle çalışır. Öğrenme, anlama, hafızaya kaydetme, düşünme gibi ruh/zihin fonksiyonları, beyindeki nöral ağların işleyişine ve yerleşim sistemine bağlı olarak gerçekleşir.

 

Nöral ağların işleyişi de hem genetik yapıya hem de çevre faktörlerine (beslenme, uyku, sosyal çevre, öğrenme ortamlarının tasarımı ve mimarîsi) bağlıdır. İnsan beyni doğuştan gelen kapasitesiyle, hayatını tehdit eden fizikî, sosyo-kültürel engelleri ve problemleri çözebilecek kapasitede öğrenen ve uyum sağlayan bir sistemdir. Ancak başta eğitim olmak üzere sosyo-kültürel şartlar ve yönlendirmeler, onun bu özelliğini geliştirebilmekte veya köreltebilmektedir. İnsanoğlu hayatını sürdürebilmek için karşılaştığı problemlere mutlaka iyi veya kötü çözümler üretir. Eğitim, hayatın problemlerini çözebilecek bilgi-maharet-tutum ve davranışların insana kazandırıldığı bir süreç olarak tanımlanırsa, eğitimin problem çözmeye dayalı boyutu ön plâna çıkarılmalıdır. İnsanın, eğitim süreci sonunda kazandığı bilgi ve becerilerle ürettiği çözümler, yetersiz veya geçersiz ise, hayat standardı aşağılarda kalır veya hayata veda eder. Bunun için asıl önemli olan. problemlerin hangi standartlarda nasıl ve ne seviyede çözüldüğüdür. Yoksa her insan veya toplum, şöyle veya böyle karşılaştığı problemlere çözüm üretmektedir. Bilinen bir gerçek var ki o da meselelerini daha temelinden (kaynak problemleri) uzun süreli çözebilen topluluklar, aynı problemi geçici olarak düşük seviyede çözen (görünürdeki belirtileri yok eden) topluluklara karşı tabiî olarak üstünlük sağlarlar. Bir başka deyişle diğer toplumların hizmetçisi değil efendisi olurlar. O hâlde insan, ileride kendini hizmetçi yapacak bir eğitim değil, kendisini insanların efendisi yapacak bir eğitim almaya özen göstermelidir.

 

Beyindeki Analiz ve Sentez Bütünlüğü

İnsan beyni, hâdiseleri kavramada birkaç ayrı duyu sistemini kullanır. Her bir duyudan gelen bilgileri ayrı ayrı işler (Meselâ görme olayında renk, hareket, şekil ayrı ayrı işlenir). Şuuru tanımlamada esas problem, insan beyninin bu ayrı ayrı işlenen ve analiz edilen bilgi parçalarının nasıl, nerede, ne zaman sentez edildiğidir. Meselâ masa üstünde yuvarlanan kırmızı topun şekil, hareket ve rengi beynin farklı kısımlarında analiz edilmesine rağmen, onun birleştirilmiş anlamlı resminin beyinde üretilmesi çok enteresandır. Çünkü şuur. tecrübe edilebilir, ama net bir tanımı yapılamayan bir fenomendir. Biz ancak fizikî çevredeki hâdiseleri kesin sınırlar içinde tanımlayabiliriz. Ancak şuuru, sevgiyi, güzelliği sadece nöronların elektro-kimyevî aktivitelerinden ibaret görmek de çok eksik ve tek boyutlu bir tanım olacaktır.

 

Eğitim sistemimizdeki öğrenme ve öğretme hâdiseleri, şimdiye kadar, parçaları analiz etme üzerine kurulmuş ve dersler o şekilde işlenmiştir. Dersleri parçalayarak, her dersi konularına bölerek öğrencilere bir şeyler verilmeye çalışılmıştır. Ancak insan beyni bununla yetinmeyip, bu parçaları anlamlı şekilde sentez etmektedir. Metaforları (benzetmeler ve örneklemeler) kullanarak da yeni şeyleri üretebilmekte ve yeni bağlantılar ve ilişkiler kurarak orijinalite üretme yönünü geliştirmektedir. Beynin tabiî işleyiş mekanizması bu olmasına rağmen, mevcut eğitim sisteminde bu tabiî mekanizmanın sadece bir kısmı üzerinde vurgu yapılarak, beynin sentez ve yenilik üretme yönleri yokmuş gibi davranılmakta ve köreltilmektedir. Beyin uyum sağlayan bir sistem olduğundan kendisi hangi tarafa yönlendirilirse o sahada gelişimini sürdürmekte, diğer fonksiyonlarını minimum seviyede kullanmaktadır. İşte beynin bu tabiî işleyiş mekanizmasına göre eğitim sistemimizin ve derslerin yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Parça parça kopuk olarak işlenen dersler yanında, bu dersleri birleştiren ve oradaki bilgi parçalarını sentezleyerek anlamlı ve kullanılabilir bilgi kümeleri inşa eden dersler konulmalıdır. Öğrencilere analitik düşünme becerileri kadar sentezci düşünebilme, orijinalite ve doğurgan fikirler üretebilme çalışmaları da yaptırılmalıdır.

Bir başka deyişle öğrenmeyi öğrenmeye, çok boyutlu analitik ve sentezci-orijinalite üretici düşünme tekniklerini kazanmaya yönelik ortak mecburî dersler konulmalıdır.

 

Duygusal Zekâ ve Duygu Eğitimi

Şu ana kadar filozoflar ve eğitimciler, insanı akıllı ve düşünen bir varlık olarak tanımladılar ve insanı genellikle mantıkî ve rasyonel ifadelerle tanımlamayı tercih ettiler. Ancak son yıllarda yapılan bütün araştırmalar göstermektedir ki, insan kararlar alırken, öğrenirken veya düşünürken büyük ölçüde duygularının ve içinde bulunduğu hâlet-i ruhiyenin tesirinde kalmaktadır.

Çoğu zaman akıldan ziyade duygularına göre tercihlerini ve kararlarını oluşturmaktadır. Çünkü insanın hissiyatı, algılamayla doğrudan bağlantılı olan dikkati, toplamakta veya dağıtmaktadır. Dikkatin toplanması veya dağılması ise doğrudan öğrenme, hafıza ve davranışlar üzerine belirleyici bir tesir yapmaktadır. Bu noktadan hissiyatımız, yaptığımız her türlü faaliyeti başlatan veya tetikleyen mekanizmaların başında gelir.

Beynin anatomik yapısı incelendiğinde, rasyonel ve mantıkî korteks, hissî merkeze nazaran daha büyük olmasına rağmen, her iki merkezden çıkan nöral ağların sayısı karşılaştırıldığında, hissî merkezden çok fazla sayıda nöral ağ çevreye yayılmaktadır. Demek ki beynin işleyişi üzerine duyguların tesiri daha fazladır. Bütün bunlar analitik zekâ kadar hissî zekânın da önemli olduğunu göstermektedir.2 Bu biyolojik bulgular ışığında eğitim sistemimize bakarsak, okullarda öğrencilerin his dünyalarının sağlıklarını kontrol edip düzenleyecek ve değerlendirecek hiçbir vasıtaya sahip olmadığımız görülecektir. Bir başka deyişle çocukların öğrenme sürecine doğrudan tesir eden hissî zekâlarını göz ardı ediyoruz. Dolayısıyla okullarda, öğrencilerin kavramlar, gerçekler ve beceriler üzerinde uzmanlaşması teşvik edilirken, hislerini kontrol etme ve müspet yönlere çevirme becerileri ihmal edilmektedir. Bir insanın his dünyasının kasası dolu ise, yani borçlu değilse, kendini öğrenmeye, düşünmeye, anlamaya konsantre edebilir. Aksi takdirde hissî kasa hesabı açık veren kişi, açığını kapatmakla meşgul olacağından, bedenen sınıfta olsa bile öğrenme ve anlama olayına kendini veremeyecektir. Ayrıca bu hissî kasası boş olan öğrenciler, anlaşılmadığı takdirde, kötü davranışlar sergileyerek kendilerini farklı kılmaya çalışacaklardır. Duyguları öğrenciye rahat, emin ve güvenilir bir ortamda bulunmadığı ve konuşursa, soru sorarsa ayıplanacağı ve gülüneceği mesajını yolluyorsa, veya öğrenme ortamları gizli veya açık, şuurlu veya şuursuz olarak buna benzer mesajlar üretiyorsa, öğrenci öğrenme ve anlama olayına aktif olarak katılmaktan vazgeçecek, durumu kurtaracak ölçüde öğrenecektir. Çünkü zihni, öğrenme ve anlama pencerelerini büyük ölçüde kapatmıştır. Açarsak, hocanın yazdırdığı ders notlarını ezberlemesi ve hocanın soru stillerine aşinalık kazanması, öğrenmenin anlamı hâline gelecektir. Bu noktadan duyguları ve bütün bedeni, öğrenme olayının içine katma tekniklerinden biri olan Total Fizikî Cevap (Total Physical Response-TPR) öğrenme metodu ile insanlar, tekrar etmeden, bir kerede istedikleri şeyi öğrenebilmektedirler.

 

Bu teknikte önemli olan şey, kişinin bütün duyuları ve hissiyatıyla anlamlı bulduğu şeyi öğrenmeye konsantre olmasıdır.3 Yeni beyin teorisinde duygular, insanın algılama işleminde merkezî bir öneme sahip olacaktır. Geliştirilecek olan yeni beyin teorisinin bugünkü okul sisteminde yeri yoktur. Mevcut okul sistemleri, sistematik yönetime, düzen ve disipline, ölçme ve değerlendirmeye aşırı önem verirlerken, öğrencilerin çoklu zekâ sistemine (dil, matematik, kendisiyle ve insanlarla iletişim, sosyal-pratiklik, müzik, estetik, soyut düşünme, mekanik, hissiyat gibi zekâ çeşitleri) göre zekâlarının farklılaştığı ve her zekâ tipinin korunup geliştirilmesi gerektiğine, hissî rahatlığın ve kasa hesaplarının doluluk derecesine ve esnekliğe çok az önem ve değer vermektedirler (2:3)

 

Beyindeki Kimyevî Maddelerin Davranışları Düzenlemesi

Nöral ağların kompleks serilerinden ibaret olan insan beyni, idrak ve zihin faaliyetlerini işleyen ve değerlendiren bir sistemdir. Beyin içindeki çok hususî fonksiyonları işleyen birimler ve bölgeler, daha kompleks fonksiyonları işlemek için birleşirler. Birkaç düzine hormonal ve nörotransmitter sistem, bu mükemmel bilgi işlem sistemi için anahtar kimyevî maddeleri oluşturur. Bir molekülün şeklinden çıkan elektrokimyevî özelliklerin nasıl nöral bilgi taşıyabildiği ve bunun ne olduğu çok açık değildir. Nörolojik bilimler için şuur ve nöral bilginin tabiatı, hâlâ bir sırdır. Bilim adamları şu ana kadar çeşitli zihnî bozukluklar ve durumlar itle belirli hormonal ve nörotransmitterlerin seviyeleri arasında belli bir münasebetin olduğunu tespit ettiler. Meselâ, dopamin miktarının yüksek seviyede oluşu Şizofreni ile, düşük seviyede oluşu ise Parkinson hastalığı ile ilgilidir. Serotonin seviyesindeki artma ve azalmalar, kendine güvenme ile doğrudan bağlantılıdır. Serotonin seviyesi yüksek olduğunda kişi, yorgunluk bilmeden çalışır. Bugün antidepressan olarak kullanılan Prozac ve LSD gibi halüsinasyon yapıcı ilaçlar, serotonin sistemi üzerinden etkisini ortaya koyan ilaçlardır. Bütün bu ilmî tespitler, çok ciddi içtimai problemleri de beraberinde getirmektedir. Eğer belli bir davranış, esas olarak belirli nörotransmitterlerin kombinasyonuyla ortaya çıkıyorsa, o zaman mesuliyet ve hür iradenin geçerli olduğu alanların, hukukî açıdan yeniden tanımlanması gerekir. Meselâ, bir kişinin serotonin sentezi anormal derecede düşük ise, bu kişi saldırgan davranış ve şiddete güçlü şekilde yatkındır. Eğer bir kişinin doğuştan hür iradesini kullanma kapasitesi düşük ve azalmış ise, bu kişi kanunî açıdan hangi davranışlarından mesul tutulacaktır?

 

Ancak burada çok Önemli bir tartışma vardır. Yukarıda zikrettiğimiz, kimyevî maddelerin durumu bir sebep midir, yoksa netice midir? Eğer bazı hâdiselerde kimyevî maddeler sebep ise, bu cebrî durumdan kişinin mesuliyeti ne kadardır? Aksine olarak, kişinin kendi iradesiyle ruh dünyasında sebep olduğu değişik durumlar bu kimyevî maddelerin miktarına tesir ediyorsa, bu takdirde yaptıklarından mesul olacaktır. Bu husustaki tartışmada kimyevî maddelerin sonuç değil, sebep olduğu görüşü ağır basmaktadır. Nasıl kanser gibi bir hastalıktaki immün sistemin faaliyeti veya koroner kalp hastalığında kolesterol metabolizmasının genetik olarak bozuk oluşunun cebrî bir rolü varsa, aynı şekilde beyinle ilgili kimyevî maddelerin miktarı da kişinin psikotik hastalığına tesir etmektedir. Ancak kişinin bulunduğu çevre şartlarının tesirini de göz ardı etmemek gerekmektedir. Ayrıca kimyevî test teknolojisi geliştikçe, öğrencileri seçme ve yönlendirmede de kaçınılmaz tesirleri olacaktır. Meselâ, yüksek serotonin seviyeleri, düz motor kasların ve bununla alâkalı hareketlerin koordinasyonunu zenginleştirdiği için, atletleri ve musiki âletlerini çalabilecek Öğrencileri seçmede kullanılabilecektir. Atletizm seçmelerine çalışan bir çocuğu eğitmek için veya bazı negatif davranışları azaltmak için, eğitimde kimyevî tedavi uygulamak ne ölçüde kabul edilebilir bir davranış olacaktır? Meselâ, hi-peraktif çocuklarda kullanılan ritalin gibi ilaçlar hakkında devam etmekte olan tartışmalar, insanın kompleks idrakla ilgili gelişimindeki aysbergin sadece görünen kısmını oluşturmaktadır. Çünkü hi-peraktif çocukların % 15-30 kadarı dâhi ve mucit tiplerdir.

Nörotransmitterler milisaniyeler içinde fonksiyon görüp sonra tahrip edilirler. Dolayısıyla bu maddelerin hepsini ölçebilmek ve dinamiğini ortaya çıkarabilmek çok zordur. Hormonlar kan yoluyla taşındıkları için kısmen daha uzun sürede aktif hâle geçip daha uzun sürede tahrip edildiklerinden, izlenmeleri ve ölçümleri nispeten kolaydır.

Kortizol ve diğer güçlü glukokortikoidler, beynin stresli durumlara cevap verme sistemi üzerinde çok önemli roller oynarlar. Beynin ürettiği cevap kısa süreli olup, hayatı tehlikeye atan durumlarda ayakta kalmayı sağlayıcı geçici bir destektir. Kronik olan ve sosyal olarak devam eden stres durumlarına beynin ürettiği cevap yetersizdir. Bugünkü toplum hayatında görülen hastalıkların büyük bir kısmında kronik stres, hastalığı hazırlayıcı veya başlatıcı yahut ilerletici, önemli bir faktördür. Kronik stres neticede öğrenmeyi ve hafızayı düzenleyen nöral sistemlerin verimliliğini azaltabilmektedir. O hâlde öğrencilerde fiziki olarak tahrip edici kronik strese yol açmayan, hoş, teşvik edici ve insanı bir şeyler öğrenmeye motive eden bir okul çevresi ve ortamı nasıl geliştirilebilir? Çünkü öğrencilerde stres oluştuğunda, beyin strese cevap üretirken, öğrenme ve hafızayla bağlantılı nöral sistemlerin işleyişinde performans azalması ortaya çıkmaktadır.

Önümüzdeki yıllar, beynin işleyişini sağlayan biyolojik prensiplerle ve teorilerle uyumlu eğitim teorilerinin geliştirildiği ve makine merkezli eğitimden beyin/zihin merkezli eğitime geçişin yaşandığı dönem olacaktır.

Önümüzdeki yüzyılın eğitimi, kesinlikle biyolojik prensiplerin ışığında ve beynin/zihnin tabiî işleyişiyle uyumlu eğitim modelleri etrafında örgülenecektir. Bir eğitim liderinin ifadesiyle; “Mucit ve kâşifler yerine taklitçi adamların yetiştiği eğitim sisteminden mucit ve kâşiflerin yetiştiği sistemlere geçiş yapılacak ve buna bağlı olarak her şey değişecek, kitap-okul-kapı-sıra…. hepsi değişecektir. Böyle bir sisteme öncülük yapmanın ilk şartı, kısmen her şeyi değiştirecek isyancı ruhlara ve eleştirel düşünebilen sorgulayan insanlara sahip olmak veya bunların yetişmesini sağlamaktır.”

Yukarıda anlatılanlar ışığında, eğitimcilerimizin insanın biyolojik çalışma mekanizmasına ters düşmeyen, özellikle beynin ve zihnin işleyişiyle uyumlu, yeni öğrenme ortamları ve okul modelleri geliştirebilmeleri temennisiyle.

 


Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: