Gönderen: gelecekte | Ekim 16, 2010

YÖK KANUNSUZLUĞU VE KRAL ÇIPLAK

YÖK Bakanı’nın açık tehdidine karşın, “hukukun üstünlüğü” ilkesinden taviz vermedi…

Tüm meslektaşlarının gözlerini yumduğu bir dönemde o, “Kral çıplak” diye haykırdı…

Bu bilim adamı, Amasya Üniversitesi Rektörü Zafer Eren’di…

***

Kısa bir açıklama yaptı:

“Bana hiçbir kanun, üniversitede türbanı serbest bırakmam konusunda bir yetki vermemiştir, YÖK Başkanı’na da vermemiştir. Yargıtay’ın, kamusal alana ve üniversiteye türbanla girilemeyeceği konusunda verdiği içtihat kararları var. Anayasa Mahkemesi’nin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği kararlar var. Benim görevim yasalara uymaktır. Kimsenin tek başına, ‘Üniversitede türban serbesttir’ deme yetkisi ve hakkı söz konusu dahi olamaz.

Benim görevim Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını uygulamaktır.

O kanunları değiştirebilecek tek kurum TBMM’dir…”

Gönderen: gelecekte | Haziran 5, 2010

HAYDİ TUZ YÜRÜYÜŞÜNE,

GANDHİ, TUZ YÜRÜYÜŞÜ VE… SİVİL İTAATSİZLİK

    Tuz; sofralarımızın ayrılmaz bir parçası, yemeklerimizin tadı olan bir nesne. Gündelik yaşamımız içerisinde, gerektiğinde hatırladığımız bir şey. Ama aslında tuz, bildiğimizden ve sandığımızdan daha fazlası demek. Tarih boyunca nice savaşların, isyanların nedeni olmuş. Zenginlik, kutsallık, hatta aşk değerleri atfedilmiş ona. Romalılar, Yahudiler, Tanrı tarafından kabul görmelerini sağlamak için kurbanlarını tuzla arındırmışlar. Dinler için de büyük önem ifade etmiş tuz; Müslümanlar tuzu kem gözlerden ırak olmanın sembolü sayarken, Hırıstiyanlar tuzun şeytandan koruduğuna inanmışlar.

Tuz yürüyüşü…

Tuz, aynı zamanda sivil itaatsizliğin efsanevi ismi Mahatma Gandhi’nin eylemiyle de özdeşleşmiştir. 12 Mart 1930’da Mahatma Gandhi, İngiliz sömürgecilerinin koyduğu ‘tuz vergisi’ uygulamasını ve İngilizlerin Hindistan’daki tuz tekelini protesto etmek için bir yürüyüş başlattı. Gandhi, bulunduğu Guceyrat Eyaleti’nin Ahmetabat kentinin, 388 km ötesindeki Dandi kasabasına doğru başlattığı yürüyüşünde, kasabaya 6 Nisan günü ulaştı. Gandhi bu yürüyüşü gerçekleştirdiğinde, 61 yaşındaydı.

Yürüyüşünün sonunda Gandhi, elindeki tuz topağını binlerce kişinin tanıklığında parçaladı. Mahatma Gandi’nin eylemi, Hindistan’da geniş kapsamlı bir sivil itaatsizlik dalgasını başlatmış, bağımsızlık mücadelesinin de dönüm noktasını oluşturmuştu.

Barış ısrarı

Gandhi bir ilke, özgürlük ve aynı zamanda barış insanıydı. İlkeli olmak, sahiplendiği davanın başarısı için ne denli olmazsa olmaz değerde ise, buna bağlı olarak özgürlük istem ve davasına içtenlikle, sadaketle bağlılık da aynı ölçüde, ancak Gandi gibi bir kişiliğin şahsında zafer kazanabilirdi. Hiç kuşkusuz Gandhi’nin ilkeli duruşu ve özgürlük davasına bağlılığı, onun barışçıl kişiliğinde çok daha büyük bir anlam ve değer kazanmıştır. Biliyoruz ki tarihte bağımsızlık ve özgürlük davası için yürütülen çok kanlı savaşlar, mücadeleler olmuştur. Bu savaş ve mücadeleler, gerekçeleriyle meşru ve haklıdırlar, tartışma konusu açık ki bu değil. Ancak bu durum, Gandhi’nin yaşam ve mücadele tarzıyla, yaşam felsefesinin, dünya görüşünün farkını, anlam ve niteliğini ortaya koyması bakımından onu ve eylemini daha çarpıcı kılmaktadır.

Bu yüzdendir ki Gandhi, dünyadaki tüm barış hareketlerinin hala en büyük ilham kaynağıdır. Onun davasına bağlılığındaki içtenliği ve ilkeli duruşu kadar barıştaki ısrarı, barış hareketlerinin ilham kaynağı olagelmiştir ama, açıkcası ondaki direncin örnekleri çok fazla değildir. Kendi döneminde Gandhi’yi de farklı mücadele yöntemlerine sevk etmek isteyenler olmuştur. Ancak Gandhi, kendi kişiliğiyle özdeşleşen barışçıl yol ve yöntemlerle mücadeledeki ısrarını her zaman korumuştur. Bir bakıma, daha zor olanını, daha uzun soluk ve sabır, direnç gerektireni tercih etmiştir; o, bunun için Gandhi’dir…

Sivil itaatsizlik

Gandhi’nin mücadele tarzında sivil itaatsizlik, öncelikli bir yer tutar. 76. yıldönümünde Tuz Yürüyüşü, bu yönüyle bir kez daha öğrenmek gereken zengin bir deneyim oluyor. Zira dünyamız, ABD’nin egemenlik politikalarının yol açtığı savaş ve çatışmalarla kanlı bir tarihi süreçten geçiyor. Bir parçasını oluşturduğumuz Ortadoğu coğrafyası, günlük olarak yüzlerce insanın yaşamını yitirdiği bir kan gölüne dönmüş durumda. Kürt sorunu, barışçıl, demokratik çözüm olanaklarına rağmen inkar ve imha zihniyetindeki ısrar nedeniyle hala büyük acıların konusu olmayı sürdürüyor. Bu tabloyu daha da detaylandırmak mümkün.

Sivil itaatsizlik, tam da bu kanlı gerçeklik nedeniyle güncel bir önem ifade ediyor. Savaş ve çatışmalardan, ulusal, mezhepsel sorunlar, çelişkiler yaratmaktan çıkarları olanlar, açık ve kesindir ki halklar ve insanlık değil. Bölgemiz özgülünde baktığımızda bu, çok daha çarpıcı bir gerçeklik oluyor: ABD öncülüğündeki emperyalist egemenlik politikaları, sadece işbirlikçi güçlerin çıkarlarına olabilir. Halkların bu politikaların dümen suyundan kurtulmaları, bu politikaların işlevsiz kalmasının yegane yolu oluyor. Savaşa karşı barış isteminin kitlesel boyutlarda yükselmesi, çok ciddi siyasi sonuçlar yaratabilirdi ve hala da yaratabilir.

Savaşa, militarizme, halkları çeşitli biçimlerde birbirine düşman etmeye yönelik politikalara karşı etkin ve etkili kitlesel sivil itaatsizlik eylemleri, barış eylemleri, sanıldığından daha yaşamsal sonuçlar yaratabilecek önemdedir. Bu yüzden Gandhi ve onun kişiliği, mücadelesi, yaşam felsefesi, günümüzde hala öğretici değerini olanca güncelliğiyle koruyor.

Gönderen: gelecekte | Mayıs 19, 2010

KATILMASANIZ DA BİR OKUYUN

Kardeşlerim, dövülerek hırpalanarak aşağılanarak dayak yiyerek büyümüş çocuklarız, bugün Türk Siyasi Hayatı’nda adını bildiğiniz lider kadrosunun hepsi ‘soğuk savaş’ yıllarının siyasetçileridir, mutluluğumuz şu ki Allah önümüze bir kapı açtı, artık kukla gaddar kahya cahil düzenbaz siyasilerden kurtulabiliriz müjdesi önümüze çıktı ve şimdi mutluluktan havalara uçuyoruz.

Zaman mutluluğumuzla alay edilecek zaman değil, bazı insanlar dünyaya zamansız gelmiştir ve başka dünyanın çocuklarıdır, zehir, yaşadığımız kirli geçmiş bilinen siyasetin beynimize güvensizlik aşılamasıyla vücudumuzu sardı bu yüzden hepimiz olumsuz bozuk konuşuyoruz.. Önümüzde bambaşka bir siyaset bizi bekliyor, buz denizlerini tanımadığımız için önce ürkeriz, ama saftır, sessizdir, sizi dinlendirir. Yeter be, korkularımızı gizleyerek yaşayamayız. Siyasetin karanlık ağzı. değil özel hayatlarımızı, tüm ülkeyi teslim aldı.. Anlayın artık pervasız eleştirileriniz sizi ayakta tutmayacak, cahil bir küstahlıkla üç dört kelime etme uğruna yani tembelliğin sıkıştırdığı kişilik spazmlarıyla büyük siyasi kararlarla alay etme hakkını kimsede ve önce kendinizde görmeyin, tarihi günlerin arifesinde yaşıyoruz.

BEN DE ADAYIM

Şimdi anında kavrayan üstün zekamız varsa eğer hemen devreye girmeli ve Kemal Kılıçdaroğlu ismine cesaretle sahip çıkabilmeliyiz.

Kemal Kılıçdaroğlu basın toplantısında ‘adayım’ deyince, ömrüm boyu siyasete uzak ve dalgacı kalmış ben dahi içimden ‘ben de adayım’ dedim. Artık siyasi atmosferi kirleten, insanları yıldıran, ülkeye çaresizlik üreten tüm siyasetçilere, karşı bir siyaset için ‘adayım’.. Neye adayım; Demirellerden, Mesut Yılmazlardan, Tansu Çillerlerden, Tayyip Erdoğanlardan, Özallardan, hepsinden yılmış tırsmış ve çaresizlik öğrenmiş ben, artık bunlara karşı ‘siyasi olarak kendimi yükümlü hissediyorum’ ve Kılıçdaroğlu’nun adaylık açıklamasıyla kendime yepyeni bir kapı açıyorum.

Hepimiz taşıdığımız tek tek bireysel enerjilerimize güvenmek zorundayız, Kılıçdaroğlu’nun ‘cesareti’ Türkiye’nin CHP’nin önünü açmıştır, hepimizin tüm siyasi hayatımızı temize çekme günü bugündür.. Bozgun üstüne bozguna uğradığımız geçmişe lanet olsun.. Heyecanlı ve ağlamaklı bir ses tonu gırtlağımda düğümleniyor. Kılıçdaroğlu’nu yüz yüze görmüş ve bir kez olsun telefonda dahi konuşmuş değilim. Anlayış sanatınızın bir sırrı varsa burada şimdi devreye girmeli. Öyle bir gün yaşadık ki, aklı mantığı aşan insan Önder Sav ise, bizler ne güne duruyoruz.

Yeniden iç dünyanıza bir daha bakın, defalarca yenilip hüsrana uğradığımız yüzlerce feci uğursuz insanı dünyaya küstüren hikayeleri bir daha hatırlayın, kardeşlerim, siyaset, bildiği yatağından çıkıyor, başka bir denize doğru bendler yıkıp güzergah değiştiriyor.

İçinizden söyle düşünün, beklenmedik şeyler ruhumuzda bilinmedik tatlılıkta rüzgarlar uçurur, belki de ‘gerçek dünya’ kendini bu ‘belirsiz tesadüf’ günlerinde ortaya çıkarır. Sizleri bilmem ama bugün hayatımda ilk defa bugüne kadar görmediğim bir av’ın peşine düştüm, korkularıma karşı artık hergün ayaklanmak zorunda olmadığım güvenli arkadaş gibi bir şeyler hissettim. Kılıçdaroğlu neyine güveniyordu ‘adayım’ dedi, deyince karanlık kuşkulu bakmayı öğrenmiş gözlerim ‘elmas pırıltısıyla’ ışıldadı ve bugün artık ‘gereksiz’ ‘lüzumsuz’ kelimelerle bu tarihi yürüyüşü gölgeleme günü değildir, dedim..

BU ADAM BENİM TEYZEME HALAMA ABİME BENZİYOR

ODA TV’yi aradım, Barış’la konuştum, tepeden tırnağa gazeteci tavrı gösteriyor, her şeyi dikkate alıyorlar, ben gazeteci değilim, ben ‘yazarım’, bugün gazetecilik temkinliliği günü değil. ‘Temkinli’ olmak meslek gereği ama bugünler de ‘temkinli’ olmak, ‘doktriner’ bir gazetecilik hastalığı gibi göründü gözüme..

Sahte sözde bir aydınlıkta yaşamak istemiyorum, ‘işin içinden bir şekilde’ çekilmek isteyen cümleler kurmak asla istemiyorum, ‘tehlike’ büyüdükçe kendimi haklı kılan küfürler savurmak hiç istemiyorum, kişisel ve metafizik sorunlarımı işin içine sokmak hiç istemiyorum, kendimi tanımaya çalıştığım ergenlik yıllarımdan beri bana hayatımın en zor en kazık sorularını sorup beni depresyonlara sürükleyen vicdanımı bu günlerde ‘cilalamak’ hiç istemiyorum. Karanlık işgal gaddarlıkla dolu bir dünya içinde o kadar yoruldum ki… Kurduğum her cümle içinde en azından birkaç tane ‘korkunç’ ‘dehşet’ ‘olamaz’ vardı, yazarlığımı artık bu kelimelerden kurtulmak için sürdürüyorum. Kendi vicdanımdaki depremlerle Türkiye Siyaseti’ni yorumlamak hiç istemiyorum.. Bu adam benim teyzeme halama abime benziyor, bu kadar.. Bir ‘aile güvenliği’ hissediyorum, bu kadar.

Bir çıkış yolu var mı sorularıyla uğraşmaktan yoruldum.. Yaşadığımız karanlıktan çıkmak için dünyanın en kompleks filozoflarından örnekler vermekten yoruldum. Ülkeme yıldızlar kadar uzak konuşmaktan yoruldum. Çok sıradan en basit yasalarını bile ülkeme insanlığa muhaliflere inandırmak için bin türlü dramatik kurgusal hikayeler yazmaktan yoruldum. Yazar sanatçı olup burnunu kaldırıp en basit ahlaki yasaları bile halkıma anlatmaktan yoruldum.. Avuntulara sihirli otlara gönderme yapmaktan yoruldum. Büsbütün kişiliklerini liderlere bağlamış saflığıyla gaddarlığın önünü açanları ikna etmekten yoruldum. Ne kavgacı bir insan olmak istiyorum ne ruh huzuruna kavuşmak istiyorum, istediğim, en yakınımda gördüğüm tertemiz bir çağrının elinden samimiyetle tutmaktır.

SAVAŞMAK DEĞİL BİRAZ DA DANS ETMEK İSTİYORUM

Bu sözleri feryatla dile getirdikten bir gün sonra da ne Kılıçdaroğlu’nu affederim, ne de zamanında bunları söyledin arkasında dur diye kendimi suçlarım, istediğim gördüğüm biraz da ‘sezgilerimi’ ciddiye almaktır, heyecanlı bir vicdanım olduğumu dünya alem biliyor, ama şimdi, yine inatla çocuksu saflığımdan vazgeçmek istemiyorum, yine ‘hayallerime’ şans vermek istiyorum. İnsan hayallerine çok güvenirse tehlikelere çok açık hale gelir, gelsin, bu sefil kepaze siyasetten kurtulmanın en küçük umuduna bütün bedenimle, katledilmiş bir ormanda ayakta kalmış tek bir ağaca sarılır gibi kucaklayarak kurtulmak istiyorum.. Savaşmak değil biraz da dans etmek istiyorum. Yanılırsam da yanılırım ne olur, hiç değilse ben kesin gerçeği biliyorum diyen üfürükçü Amerikancı faşist liberal oyunlara karşı yanılmış olmam. Elli yılın sağ siyasetleri sonucu gücüne kuvvetine asla inanamayan bir halk, belki olur ya, gücüne coşkusuna türküsüne toprağına birazcık olsun inanır olur, kim bilir?

Kim bilir, sırtımızın dostu olmuş sağcı kamçıları ellerinden alırız: kim bilir, siyaset gücümüzü aşan bir şey olmaktan çıkar; kim bilir, serçeler fillerin ayıların gergedanların başları üstüne çıkar ve en ağır en zalim şeylerin kafalarını beyinlerini gagalamaya başlar: kim bilir, bu ülkeyi terk ediyorum artık diyenler, ciddi radikal kararlar alırlar: kim bilir, belki de göz kamaştırıcı tertemiz bir halk adamı tanırız: kim bilir, uçurum korku hesabı yapan milyonlar, insanlık adına yeni hülyalar ütopyalar gelecek kazılarını umutla konuşmaya başlar, kim bilir?
 

KILIÇDAROĞLU “ADAYIM” DEYİNCE

Adını bildiğiniz siyasi liderlerin hepsinin ‘kötülükleri’ meziyet yetenek üstünlük diye bize takdim edildi, Kılıçdaroğlu için Alevi Kürt deniyor, işte en güzeli, Anadolu topraklarının Alevi Kürt tanımından değil kompleks duymak, sevinç duyduğunu hem bize hem dünyaya göstermek için, bu güzelliği ülkemin ve hepimizin yaşaması için.

Bugün hayatımın en nadir günlerinden birini yaşadım, alaycı değil duygusaldım, Kılıçdaroğlu aday’ım deyince, hayatımda ilk defa sanki istediğim her kadını baştan çıkarabilecek bir erkeklik cazibem olduğuna inandım..

Bugün Kılıçdaroğlu, her şeye rağmen ‘adayım’ deyince, her Mart sonu Nisan başı gezmeye doyamadığım Eskişehir Niğde Konya ovası benim sandım, ilk defa..

Bugün Kılıçdaroğlu adayım deyince, sizlerin bilmem ülkemin bilmem, ama benim kişisel hikayeme çok büyük aşkla girdi..

Kusursuz hatasız günahsız bir insan değilim ama sanki ‘kalbimin kusurlarını’ affeden bir cümle duydum: ‘adayım’..

Biz de adayız Kemal Kılıçdaroğlu.. Bağımsız bir Türkiye için.. Bölgelerarası eşitsizliği gidermeye çalışan bir Türkiye için. Fırsat eşitlikleri her insanına açmış bir Türkiye için. Kardeşliğimizi pekiştirmek için. Adalet için..

Adayım, dedin, ruhumuza bir mücadele verdin..
Sindirilmiş korkutulmuş ruhlarımız artık diklenen meydan okuyan cengarverleşen kelimeler de tanısın…
İçimize derinliklerimize yoksa biz mi deliyiz diyen iç bakışlardan kurtulmak için..
Kemal Kılıçdaroğlu, bugün ‘adayım’ dedin, halkımızın kalbini delip geçtin..
Faşist liberallerin, Amerikancıların, yandaşların silip kirletip bozduğu, kirlettiği soldurduğu ne varsa, sanki o ‘adayım’ dediğin an, içim nihayet bir an o an hiç kararmadı..

Nihat Genç
Odatv.com

Gönderen: gelecekte | Mayıs 11, 2010

DÜNYA RESİM TARİHİ VE ÇAĞDAŞ SANAT AKIMLARI

 
çağır
 

 


Resim sanatına ait ilk izlere Yontma Taş Devri’ nde rastlıyoruz. Bu devir insanlarının, uçları yanmış tahtalarla yaptıkları mağara duvar resimleri daha çok av sahnelerini canlandırırdı. Zamanla mimari yapılara verilen önem nedeniyle resim sanatının gelişimi durmuş, fakat süsleme ve bezeme alanında büyük ilerlemeler görülmüştür. Ortaçağda renkli taşları yan yana dizerek yapılan mozaik resimler, kiliselerin vazgeçilmez süslerinden olmuştur.Ayrıca fresk çalışmalarıda resim sanatının gelişimine aşık tutmuştur. Minyatür sanatının( kitap yazma ve resimleme) da ortaya çıkması bu döneme rastlar.Ortaçağın sonuna doğru resim sanatına temel olacak bazı kuralları, Giotto adındaki italyan ressam tablolorında uygulamıştır. Sanatçı o güne kadar resimlerde uygulanmayan “ konunun yeri, perspektif, açık-koyu “ gibi unsurları işleyerek resmin babası ünvanını almıştır.


Leonardo-Monalisa

RÖNESANS DÖNEMİ: Yeni çağın resim sanatına, fransızcada “ yeniden doğuş” anlamına gelen Rönesans adı verilmiştir. Bu dönemin uyguladığı kurallar resim sanatının temelini oluşturmuştur.Klasik resim anlayışına örnek olmuş ve tüm sanat kurallarını içermiştir.Rönesans heykelinde anatomi ve ideal görüş uygulanıyordu. Heykelde Donatello, Michalengelo, resimde Leonardo ve Raffael gibi değerli sanatçılar yetişti.
Bu dönemde dini kuralların dışına çıkılıyor ve dünya ile ilgili olanlar önem kazanıyor. Portre ile doğa parçaları gerçekçi bir gözle izleniyordu. Rönesans mimarisinde gotik
üslubun unsurları tamamen kalktı. Resimde oylum derinliği önem kazanıyor ve gerçekçilik ile idealizm birbiri içinde eritiliyordu.Bilimsel perspektifin resim için esasları tesbit edilmişti. Yağlıboya tekniği Hollandalı Van Eyck kardeşler tarafından bulunuyor ve resimde derinlik anlayışı yepyeni bir teknikle ifade ediliyordu.
Rönesansın son dönemlerinde barok üsluba eğilimler görülüyor ve bu Geç Rönesans döneme Maniyerist Üslup dönemi denmiştir.
Bu dönemde ortaya çıkan Neo-Klasizm sanat görüşü, konuların dini ve mitolojik yönden ele alınmasının yerine; doğadan aile hayatından alınmasını istemişti.

LÜMİNİSTİK SANAT( Işıkçı sanat): Rembrandt ve Tiziano yeni bir görüşle, resimlerinde göstermek istedikleri kısımları aydınlatıyorlar, diğer yerleride gölgeler içerisinde bırakıyorlardı. Bu tarzda çalışan sanatçılarda Lüministik Sanat (ışıkçı sanat) gurubunda yer aldılar.

ROMANTİZM: ( 1810- 1850 ):Sanatta bir akım olup, bir üslup aşaması değildir. Romantizm yalnız efsanevi, antik ve dinsel ortaçağ konularının değerlendirildiği bir anlayış olup, özellikle resimde değişik tenkin değerler göstermektedir. Konuları daha çok duygusal yönden ele aldılar. Edebiyat, müzik ve şiirde de etkili olmuştur. Genellikle manzara ve toplum yaşantısını ele alan bu gurubun ressamları, doğa ve insan sevgisini belirtmeğe çalışmışlardır. Romantik bir heykel sanatı olmamıştır.Bu akımın öncü sanatçıları; Delacroix, Corot, Goya ‘dır.

NATÜRALİZM: Güzel sanatlarda ışık-gölge, oranlar, renk değerleri ve karakteri, optik görünüş içinde yansıttırma anlayışıdır. Bu anlayışta ki bir eser ,doğayı detaylarıyla içine alır. Natüralizm’de doğaya mümkün olduğunca sadık kalınır. Natüralizmi realizm ile karıştırmamak lazım. Realizm yani gerçekçi anlayış ise bir şeyin gerçek karakterini göstermek için onun gerçek unsurları örten detaylardan ayırarak ortaya çıkarma işidir. İdealizm ise natüralizm ve realizmin aksine insanın bir ideale göre anlatım görüşüdür. Natüralizm barok ile gelişir. 19yy payzaj resmi natüralizmi çok kullanmıştır.

ÇAĞDAŞ SANAT AKIMLARI:

REALİZM( Gerçekçilik): 1839 yılında ortaya çıkan Realizm, konu ve üslup bakımından yaşamı ve doğayı olduğu gibi yansıtma, biçimleme anlayışıdır. Toplumun yaşamını gerçek boyutlarıyla ortaya sermektir.Realizm anlayışı içinde, doğadaki oranlar, plastisite, renk ve ışık değerleri aynen yansıtılmaya çalışılır. Öncü sanatçıları; Millet, Courbet ve Daumier ‘dir.

EMPRESYONİZM( Izlenimcilik) : Avrupa resminde ilk olarak geleneksel resimden ayrılmayı başaran ve Rönesans’tan beri izlenilen atölye resminin siyah-beyaz, ışık-gölge ve bilimsel perspektif kurallarının çözülmesine başlangıç olan sanat eğitimi. Bu akım 1877’ de Paris’te doğmuştur. Empresyonizm, doğadan alınan izlenimleri güneşin yedi rengi ile boyama anlayışına dayanır. Çizgi ve resim inşaası ortadan kalkmış ve renklerle izlenimler, karalama fırça notları olarak tuvale aktarılmaya başlanmıştır. Böylece resimde satıhlaşma doğmuş ve çizgi perspektifi de tarihe karışmıştı. Bu akım bundan sonraki bir çok akım için hareket kaynağı olmuştur. Bu akımın bazı özellikleri daha önceki çağlarda Velezquez, Goya, Turner, Delacroix ‘de görülmekteydi.
Ancak bu ressamlar doğadan aldıkları izlenimleri güneş renklerini kullanmadan resmetmişlerdi. Bu akımın kurucuları atelye çalışmalarından çok açık havada çalışmaya önem vermişlerdir. Çünkü aradıkları canlı ve temiz renkleri açık havada bulmuşlar, koyu ve karanlık renklere resimlerinde yer vermemişlerdir. Renk karışımları ile eşyanın hacim etkisi sağlamaya çalışılmıştır. Bu akımın öncü sanatçıları; Manet, Monet, Sisley, Renoir, Degas, Pisarro ve Cezanne’dir.

PUVANTİLİZM( Noktacılık): Neo-Empresyonizm(Yeni izlenimcilik) diyede sanat tarihine geçmiş olan bu akım Empersyonist görüşlerin etkisinde kalmış ve bir bakımada onun devamı sayılır.
Puvantilistler bilimsel metodlarla renk karışımını uygulamışlardır. Amaç göz yolu ile renk karışımını sağlamaktır. Bu akımın sanatçıları renkleri paletlerinde karıştırmayıp direk tuval üzerinde noktalar halinde koyarak çalışıyorlardı. Öncü sanatçıları; Seurat ve Signac’tır.

POST EMPERSYONİZM( Art izlenimcilik): Empresyonizm akımının etkisinde kalan fakat onun sınırlı kurallarına bağlanmayan sanatçıların yoludur. Empresyonizmin ışık renkleri ile atmosfer oyunlarına önem vermeyerek, eşyayı sağlam bir inşa içinde göstermek isteyen ve güneş renkleri ile yetinmeyerek bütün renkleri paletlerine alan ve doğayı yeniden biçimleyen ressamlardır. Sanatçının kendi mizacınıda resmin konusu içine alan bir akımdır. Öncü sanatçıları; Cezanne, Van gogh, Gauguin, Lautrec ve Munch’tur.

FOVİZM(Yırtıcılık): Bu akımın öncüleri; Matisse, Dufy, Vilaminck, Derain’dir. Resimlerinde renkler bir birlerine hemen hemen hiç karışmamış, biçimlerde de derinlik yoktur. Bir tabloya bakarken onun neyi göstermek istediğini unutmak gerek diye düşünüyorlardı.

EKSPERSYONİZM(Anlatımcılık): Ekspersyonizm bir hayat anlayışı, bir dünya görüşüdür. Fakat bu görüşte önemli olan ruh durumudur. Doğa ikinci planda kalır.Bu akımın sanatçıları kendilerini boğan,ezen ızdırapları sanatlarına sokmuşlar, haksızlıklara karşı olan isyanlarını renk ve biçim görüşüyle anlatmaya çalışmışlardır. Yapıtlarında kadın vücutlarını çekinmeden çirkinleştiriyorlar, insan yüzlerini korkunç ve iğrenç görünümde çiziyorlardı.Çizgileri kaprisli, renkler ise fovistlerinki kadar cesaretliydi. Sanatçıları; Van Gogh, Munch, Kırchner, Nolde, Rouault, Modigliani.

FÜTÜRİZM(Dinamizm-hareket): 1909’da İtalya’da önce şiir de sonra resimde ortaya çıkan görüş. Geçmiş ve geleneksel görüşleri reddeden bir akımdır. Fütürizm de yapılmak istenen şey; evrendeki hareketin bir anını resmetmek değil, hareketin kendini duyurmaktır. Bu akıma göre herşey hareket halindedir ve değişmektedir. Hareket halindeki varlıkların gözde bıraktıkları etki algılanıncaya kadar hareket yeniden değişir. Bu nedenle koşan bir at dört değil yirmidört ayaklıdır ve ayaklarının hareketi de üçgen biçimindedir. Fütürizm, aynı anda çeşitli yaşantıları değerlendirmek için saydam kübist eşya analizini kabul etmiştir, hareket çıkış noktası olmuştur. Sanatçıları Boccioni, Balla, Severeni’dir.

KÜBİZM : Picasso ve Braque’nın çalışmalarının etkisinde adlandırılan bir sanattır. Kübizm, doğa görünüşlerini geometrik bir parçalamaya tabi tutup, tablo yüzeyini doğa unsurrlarından kurtararak yeniden inşa etme amacını güder. Figürün tümünü basitleştiren geometrik inşaaya sentetik kübizm, bir figürün her taraftan görünüşünü dikkate alarak yapılan parçalamaya ise analitik kübizm denir. Bu hareketin çıkış noktası Cezanne’nin her cismi bir koni, silindir, prizma gibi üç boyutu olan geometrik oylum üzerine oturtmak amacından doğmuştur.
Bu akımın sanatçıları, empresyonizmdeki renk oyunları yerine varlıkların geometrik biçimlerini ön plana alıyorlardı. Öncü sanatçıları; Brague, Griss, Leger ve kurucusu olan Picasso ‘dur.

ORFİZM: Kübizmin bir kolu olan, renge ve renk uyumuna önem veren sanat anlayışıdır. Delaunay’ın resimlerinde , Picasso ve Brague kübizminin aşıldığı, şiirli ve müzikli bir anlatıma varıldığı açıklanmıştır. Bu sanatçı ve akımın özelliği; İzlenimcilerin saf renklerine bağlı olup, Seurat’ın yaratıcılığını da begenirdi. O, saf anlatımın, simültane kntrastlar üzerine kurulması gerektiğine ve bunun, renklerin dinamizmini ve varlığını anlatmak için biricik olanak olduğuna inanıyordu.

DADAİZM: Birinci dünya savaşı sonucu olarak Fransızca daki “tahta at” kelimesinden alınmış bir sanat akımıdır “1916” . Bu akımın amacı sanat değildi. O, Avrupa uygarlığının beylik değerlerini ve savaşa karşı alınmış bir cephe ve protesto idi. Dadacılar, kağıt, tahta v.b malzemeleri yapıştırarak kolaj türü çalışlmalar yapıyorlardı. Bu akımın en ilginç yanı; sanata karşı bir sanat akımı olmasıdır. Dadaistlerin tek amacı saldırmak, kızdırmak, olmayacak şeyler yapıp insanlık adına yapılan soytarılıkları parça parça etmekti. Bu hareket daha sonraki sürrealist akıma zemin olmuştur. Sanatçıları; Duchamp, Picabia, Arsenberg’ dir.
SÜRREALİZM ( Gerçeküstücülük) : Sürrealist ressemlar, doğanın mantıki görünüşünü değil, insanın bilinçaltında ve rüyalarındaki dünyasını göstermek istemiştir. 1924 te Andre Breton tarafından ortaya atılmıştır. Edebiyat veresim alanında eser vermiştir. Öncü sanatçıları; Chirico, Salvador Dali, Chagall, Klee, Miro dur.

SEMBOLİZM (Simgecilik) : Fransa ‘da 1880 yıllarında önce edebiyatta, sonra resim de ortaya çıkmıştır. Realizme ve Empresyonizme karşı çıkan ve düşünceyi sembollerle ifade etmeyi deneyen bir sanat görüşüdür. Dini ve mistik öğelere ağırlıklı olarak yer verildi. Öncü sanatçıları ; Gustave Moreau, Chavannes, Redon ve Belçikalı Ensor’ dur.

Doğa görüntülerine bağlı olmayan bu sanat akımı, 20. Yy’ın resim ve heykel anlayışında yeni bir dünya göüşüdür. Soyut sanat, eşya, doğa ve canlıların görünüşlarinden faydalanmayı reddedip, resimde renk, çizgi ve düzlemleri düzenleyerek bunlarla heyecan verici kompozisyonlara ulaşmayı amaçlar. Soyut sanatı ilk ortaya atan 1910 yılında ilk eserini veren Kandinsky olmuştur. Soyut sanat ile nonfigüratif sanatı birbirinden ayırmak sorun olmuştur. Bu sanatın başlangıcı doğadandır, sonu ise doğadan tamamen uzaklaşmıştır. Oysa nonfigüratif te, başlangıçtan itibaren, doğaya bağlı olmadan bir çalışma söz konusudur. Öncü sanatçıları; Kandinsky ve Mondrian’ dır.

POP-ART : Popüler sanatın kısaltılmış adıdır. Pop-art ismi 1954’te İngiliz sanat eleştirmeni Lawrence Alloway tarafından kullanıldı. 1960’lardan bu yana İngiltere ve Amerika’da ayrı ayrı doğup gelişmiş bir sanat akımıdır. Özellikle Amerika’da günümüzün en yaygın anlayışıdır. Pop-art, Dadacıların kolajlarından tutunda kendinden önceki öncü akımları adeta yeniden fakat daha kuvvetle canlandırmakta ve sürdürmektedir. Bu akım sanatçıları, endüstri ürünü artıklarından güzete parçalarına, insan ile diğer canlı ve eşyalardan alınmış mulajlardan, hazır doğa nesnelerine kadar nu bulunursa kullanılmış ve bir sanat yapıtı olarak sunmuşlardır. Pop-art gerçek ile görüntünün farkını çarpıcı bir biçimde ortaya koyar ve makineleşmiş hazırcı insanı eleştirir. Pop-art teknikleri içinde şablonlar, boya tabancası, baskı resimler, ipek baskının tuval resminde kullanılması vardır. Amerikalı Pop-art sanatçıları; Lichtenstein, Warhol gibi …İngiliz Pop-art’ çılar; Paolozzi, Hamilton, Peter Blake, Allan Jhones, vb.

OP-ART: Lekecilik ve hareket resmine karşı 1960’tan itibaren optik sanat anlamına gelen Op-art gelişti. Bu anlayışta, sanat yapıtını kurallarla bilimsel olarak düzenleme önem kazandı.Rastlantıya dayanan içgüdüsel otomatik yazı resmi( içgüdüsel-nonfigüratif), bu anlayışın tam karşıtı olmaktadır. Op-art resimde üçüncü boyut etkisini verme eğiliminin soyut sanatta ortaya çıkan şeklidir. Bunun için geometrik biçimler ritmik biçimde düzenlenmiş ve bu biçimler üzerinde renkle modle yapılmıştır.
Op-art, yeni konstrüktivist, geometrik biçimleme yöntemleriyle akrabadır ve onların olanaklarından geniş olarak yararlanmıştır. Josef Albers ile Vasarely’nin temsil ettiği Op-art, optik aldatmalara dayanan çalışmalara sahiptir. Ve resim sanatına, aldatıcı bilimsel perspektif resmine itibar etmeyen yeni bir konstrüktivizm ve doğasal olmayan yeni bir optik görüntü getirmiştir.
SÜPREMATİZM: Soyut geometriciliği benimseyen bir resim anlayışıdır. Bu terimi Maleviç kendi geometrik soyutlaması için kullanmıştır. Maleviç 1913’te sanatı objeye bağlı görüşten kurtarmaya çalışmıştır,bunuda kübizmin ışığında yapmıştır. Maleviç soyut resimde bulunan bütün ekspresyonist ve hikayeci öğelerin ortadan kaldırılmasını ve mutlak saf biçimlerin, basit uyumların kurulmasında kullanılmasını önermektedir. Süprematistler açı, çember, dikdörtgen ve haç biçimlerini kullanmışlardır

Gönderen: gelecekte | Mayıs 7, 2010

HALKLARIN KÜRESEL DOĞA ANA HAREKETİNE ÇAĞRI


Amerikalı bilim adamı Jeremy Rifkin, ‘Biyoteknoloji Yüzyılı’ adlı kitabında, genetik devrimin oluşturacağı yeni dünyanın ürkütücü boyutlarına dikkat çekerken, dünyanın dev ilaç şirketlerinin yakın gelecekte tüm canlı yaşamı patentleme eğiliminde olduğunun altını çiziyor:
“Dünyanın her yanındaki yönetimler, gelecekte ticari yararı kanıtlanabilir, genetik ayırt edici özellikleri az bulunur bitki ırklarını korumak için daha şimdiden gen depolama kolaylıkları düzenliyorlar. Birleşik Devletler Ulusal Tohum Depolama Laboratuvarı, daha şimdiden dünyanın her tarafında alınmış 400.000’den çok tohum içeriyor. İlerdeki yıllarda bu az bulunur bitki ırklarından ve hayvan cinslerinden birçoğunun ticari değeri, materyal ve ürün üretmek için genetik teknolojiye bel bağlayan dünya pazarında dramatik biçimde artacak.
Gezegenin gen havuzunu dünya çapında patentleme yarışı, yeryüzünün biyosferini oluşturan büyük ekosistemlerin hepsini ticari olarak kapatmak ve özelleştirmek, beş yüz yıllık maceranın doruk noktasıdır.”

Rifkin’in dikkat çektiği sürecin tam da ortasında yaşıyoruz. Türkiye’den Ekvator’a, Filipinler’den Peru’ya dünyanın bir çok ülkesinde; insanlık tarihinde benzeri görülmemiş bir yağma yaşanıyor. Jeremy Rifkin, benzer konuyu işlediği bir başka kitabına, dramatik bir biçimde “İşin Sonu” adını vermişti…

35 BİN KİŞİ BOLİVYA’DA BULUŞTU

İşte tam da bu nedenle, dünya halkları, atmosferden okyanus diplerine kadar yeryüzünün bütün değerlerini ticari birer mal haline getiren küresel vahşete karşı Bolivya’da bir araya geldiler. 20-22 Nisan 2010 tarihlerinde Bolivya- Cochabamba’da gerçekleştirilen “İklim Değişikliği ve Doğa Ana Hakları Dünya Konferansı”, Türk basınında yeterince gündeme alınmadı. Türkiye’den Doğa Derneği’nin çağrıcıları arasında yer aldığı konferansa 35 bin kişi katıldı ve ardından doğanın haklarını tanıyan ilk evrensel bildirge oy birliği ile kabul edildi.

DÜNYA İÇİN UMUT KAYNAĞI MI?

Doğa Derneği Başkanı Dr. Güven Eken konuyla ilgili yaptığı açıklamada, yeryüzündeki tüm haksızlıkların odağının doğaya yapılan haksızlık olduğunu belirterek, “İnsanoğlu, doğa ananın uğradığı haksızlıkları gözden kaçırdığı sürece hiçbir sorununu çözemeyecek. Kadınlar, çocuklar, azınlıklar, güçsüz ve fakirler ezilmeye devam edecek. Savaşlar son bulmayacak. Çünkü hak parçalanmaz, bütündür. Bu nedenle Bolivya’daki toplantı insanlık için dönüm noktası niteliğinde. Burada, insanlığın doğanın haklarını tanıması için ilk uluslararası girişim gerçekleştirildi ve tüm dünya için bir umut kaynağı oluştu” dedi.

Türkiye Su Meclisi Sekreteryasından Serhat Demirkol, 35 bin ‘dünyalı’nın imzaladığı ve küreselleşme karşısından atılan en kapsamlı adım diyebileceğimiz “Halkların Anlaşması”nı Türkçe’ye çevirdi.

Yusuf Yavuz
Odatv.com

İŞTE O ANLAŞMANIN TAM METNİ…

BUGÜN, DOĞA ANAMIZ YARALI VE İNSANLIĞIN GELECEĞİ TEHLİKEDE

Eğer küresel ısınma “Kopenhag Anlaşmasının” yol açabileceği gibi 2 santigrat dereceden daha fazla artarsa, Doğa Anamıza verilen hasar yüzde 50 olasılıkla tümüyle geri dönüşsüz olacak. Türlerin yüzde 20 ile yüzde 30’u yok olma tehlikesi altında. Geniş yayılıma sahip orman alanları etkilenecek, kuraklık ve seller gezegenin farklı bölgelerini etkisi altına alacak, çöller genişleyecek, kutup buzulları, And ve Himalaya buzullarındaki erime kötüleşecek. Pek çok ada ülkesi yok olacak. Afrika 3 santigrat dereceden daha yüksek bir sıcaklık artışına maruz kalacak. Aynı şekilde, gıda üretimi azalacak ve dünyada açlık çeken insan sayısında dramatik bir artış olacak. Hali hazırda açlık çeken insan sayısı 1.02 milyarı geçmiş durumda.

Sözde “gelişmiş” ülkelerin hükümetleri ve şirketleri, bir kesim bilim insanın suç ortaklığıyla, iklim değişikliğinin nedeni olan kapitalist sistemi sorgulamadan sıcaklık artışıyla sınırlandırılmış bir sorunu tartışmamıza neden oldu.

Sanayi devriminden bu yana hızlanarak insanın ve doğanın boyun eğdirilmesini ve yok edilmesini temel alan ataerkil bir uygarlık modelinin nihai kriziyle karşı karşıyayız.
Kapitalist sistem, rekabet, ilerleme ve sınırsız büyüme mantığını bizlere empoze etmiş durumda. Bu üretim ve tüketim modeli, insanı doğadan ayırarak ve doğa üzerinde egemenlik mantığını dayatarak sonu olmayan bir kâr arayışında. Su, toprak, insan genomu, kâdim kültürler, biyoçeşitlilik, adalet, ahlak, insan hakları ve yaşamın kendisi dâhil her şeyi metaya dönüştürüyor.

İNSANLIĞIN BÜYÜK İKİLEMİ

Kapitalizm, Doğa Anayı bir hammadde kaynağına, insanları tüketicilere ve üretim araçlarına
dönüştürür. İnsanlar oldukları gibi değil sahip olduklarıyla değerlendirilir.

Kapitalizm, halk direnişlerini bastırarak bölgeler üzerinde kontrolün dayatılması için güçlü bir askeri sanayiye gerek duyar. Gezegeni sömürgeleştiren emperyalist bir sistemdir.

İnsanlık büyük bir ikilemle karşı karşıya: ya kapitalizmin, yağma ve ölümün yoluna devam edilecek ya da doğa ile uyum ve yaşama saygı yolu seçilecek.

İnsanlar arasında ve doğa ile uyumu yeniden sağlayan yeni bir sistem oluşturmamız gerekiyor. Bu sistemin doğa ile dengeli olması için öncelikle insanlar arsında eşitlik olmalı. Dünya halklarından “İyi Yaşam” düşünce ve pratikleriyle kabul görmüş Yerli İnsanların bilgi, bilgelik ve kâdim pratiklerinin iyileştirilmesi, yeniden değerlendirilmesi ve güçlendirilmesini öneriyoruz. Doğa Anayı bölünemez, birbirimize bağımlı, birbirimizi tamamlayıcı ve ruhsal bir ilişkiye sahip olduğumuz canlı bir varlık olarak tanımlıyoruz. İklim değişikliğiyle yüzleşmek için, Doğa Anayı yaşam kaynağı olarak tanımalı ve aşağıdaki prensipleri temel alan yeni bir sistem oluşturmalıyız:

*her şey ile ve her şey arasında uyum ve denge;
*birbirini tamamlayıcılık, dayanışma ve eşitlik;
*kolektif refah ve herkesin temel ihtiyaçlarının karşılanması;
*doğayla uyumlu insanlar;
*insanların sahip olduklarıyla değil oldukları gibi kabul edilmesi;
*her türlü sömürgecilik, emperyalizm ve müdahaleciliğin tasfiye edilmesi;
*insanlar arasında ve Doğa Ana ile barış;

Sınırsız ve yıkıcı bir kalkınma modelini desteklemiyoruz. Bütün ülkelerin sahip oldukları nüfusun temel ihtiyaçlarını karşılaması için hizmet ve maddeler üretmesi gerekir. Ancak hiçbir şekilde zengin ülkelerin gezegenin destekleyebileceğinden beş kat daha büyük bir ekolojik ayak izine sahip olmasına yol açan bir kalkınma modelini sürdürmemeliler.

Günümüzde, gezegenimizin yenilenme kapasitesi yüzde 30’dan daha fazla aşılmış durumda. Doğa Anamızın bu şekilde aşırı sömürüsü devam ederse, 2030 yılında iki gezegene ihtiyacımız olacak. İnsanların yalnızca bileşeni oldukları bağımsız bir sistem içerisinde, bütün bir sistemde dengesizliğe yol açmadan sadece insanlara hak tanımak mümkün değil.
İnsan haklarını garanti altına almak ve doğa ile uyumu yeniden sağlamak için Doğa Ana haklarını tanımak ve etkili bir şekilde uygulamak gerekir. Bu amaçla, Doğa Ana Hakları Evrensel Beyannamesini öneriyoruz:

*Yaşama ve var olma hakkı;
*Saygı duyulma hakkı;
*Yaşamsal döngülerini ve süreçlerini insan tarafından bozulmadan devam ettirme ve biyolojik kapasitesini yeniden oluşturma hakkı;
*Kendi kimliklerini ve bütünlüklerini ayrı, öz-düzenlemeli ve birbiriyle ilişkili varlıklar olarak sürdürme hakkı;
*Yaşam kaynağı olarak su hakkı;
*Temiz hava hakkı;
*Kapsamlı sağlık hakkı;
*Kirlenmeden, zehirli ve radyoaktif atıklardan muaf olma hakkı;
*Bütünlüğünü ya da yaşamsal ve sağlıklı işleyişini tehdit edecek şekilde genetik yapısındaki
bozulma ve değişikliklerden muaf olma hakkı;
*Bu Beyannamede kabul edilmiş hakların insan faaliyetleri nedeniyle ihlal edilmesi durumunda bunların gecikmeden ve tam olarak iyileştirilmesi hakkı.

“Ortak vizyon”, “atmosferdeki sera gazı birikimlerini, iklim sistemi üzerindeki tehlikeli insan kaynaklı etkiyi önleyecek bir düzeyde durdurmayı” belirten Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 2. Maddesini gerçekleştirmek için sera gazı birikimlerini sabitlemeye uğraşır. Bizim vizyonumuz, gelişmiş ülkelerin sera gazı birikimlerini 300 ppm miktarına düşürecek şekilde salınımlarını azaltmayı taahhüt etmeleri prensibine dayanır. Böylece dünyanın ortalama sıcaklığında en fazla bir santigrat derecelik bir artışı talep etmek için ortak ancak farklı sorumluluklar alınır. Bu vizyonun başarılması için acil eylem ihtiyacı önem arz eder. Halkların, hareketlerin ve ülkelerin desteğiyle, gelişmiş ülkeler sera gazı salınımlarını düşürme konusunda kısa dönem hedeflerin başarılmasına imkan sağlayan iddialı hedefler taahhüt etmeli. Dünya’nın iklim sisteminden yana vizyonumuzu sürdürürken, Sözleşmenin nihai amacına mutabık kalmalıyız. İklim değişikliği müzakerelerinde “uzun dönemli ortak eylem için ortak vizyon” atmosferdeki sera gazı birikimine ve sıcaklık artışında sınırlama getirilmesine indirgenmemeli. Kapasite gelişimi, üretim-tüketim modelleri ve doğa ile uyum için Doğa Ana Haklarının kabul edilmesi gibi diğer önemli faktörlere ilişkin dengeli ve bütünleyici önlemler içermeli.

İklim değişikliğinin ana nedeni olan gelişmiş ülkeler, tarihsel sorumluluklarını dikkate alarak tüm boyutlarıyla iklim borçlarını kabul etmeli ve ödemeliler. Bu, iklim değişikliğine karşı etkili ve bilimsel bir çözümün temelini oluşturur. Bu bağlamda, gelişmiş ülkelerden şunları talep ediyoruz:

*Sera gazı salınımlarıyla ele geçirdikleri atmosferik alanın eski haline getirilmesi. Salınımın
azaltılması ve soğurulmasıyla atmosferin sömürgelikten kurtarılması;
*Kısıtlı atmosferik alanda yaşam nedeniyle kalkınma fırsatlarının kaybından kaynaklanan
maliyet ve teknoloji transferi gereksinimlerinin üstlenilmesi;
*Neden oldukları iklim değişikliği nedeniyle göç etmeye zorlanacak yüz milyonlarca insanın
sorumluluğunun üstlenilmesi ve göçmenlere insan haklarının garanti altına alındığı kabul
edilebilir bir yaşam sunarak kısıtlayıcı göçmenlik politikalarının tasfiye edilmesi;
*Sera gazı salınımlarından kaynaklı hasarların önlenmesi ve bu hasarlarla başa çıkılması için
yöntemler sağlayarak gelişmekte olan ülkelerdeki iklim değişikliğinin etkilerine ilişkin uyum
borcunun üstlenilmesi;
*Birleşmiş Milletler Doğa Ana Hakları Evrensel Beyannamesini benimseyerek ve uygulayarak Doğa Anaya olan çok daha büyük uyum borçlarını ödemek.

KOPENHAG ANLAŞMASINI REDDEDİYORUZ

Sadece finansal tazminata odaklanılmamalı, aynı zamanda Doğa Anamız ve tüm varlıklarıyla
bütünlüğün onarılacağı güçlendirici bir adalet sağlanmalı. Gelişmiş ülkelerin sera gazı salınımlarını azaltmalarına yönelik tek yasal bağlayıcı belge olan Kyoto Protokolününün fesh edilmesi için çalışan ülkeleri kınıyoruz. Salınımları azaltma taahhütlerine karşın, gelişmiş ülkelerin 1990 ile 2007 yılları arasında salınımlarını yüzde 11.2 oranında arttırdığını söylüyoruz. Aynı dönemde, aşırı tüketim nedeniyle, Amerika Birleşik Devletleri sera gazı salınımını yüzde 16.8 arttırdı ve kişi başına 20-23 ton CO2 ortalamasına ulaştı. Bu, “Üçüncü Dünya” ortalamasından 9 kat ve Sahraaltı Afrika ortalamasından 20 kat daha fazla.
Gelişmiş ülkelerin sera gazı salınımında gönüllü ve bireysel sorumluluğu temel alan, Doğa Ananın bütünlüğünü bozan ve bizleri küresel sıcaklıklarda 4 santigrat derecelik bir artışa götüren yetersiz bir azalma sunmasına izin veren, yasal olmayan “Kopenhag Anlaşmasını” reddediyoruz.

2010 yılının sonunda Meksika’da gerçekleştirilecek olan bir sonraki İklim Değişimi Konferansı, gelişmiş ülkelerin 1990 seviyelerini temel alan salınımın en az yüzde 50 oranında azaltılmasını kabul etmek zorunda oldukları 2013 – 2017 yılları arasındaki ikinci mutabakat dönemi için Kyoto Protokolünde bir değişikliği onaylamalı. Sera gazı salınımı azaltılmasındaki başarısızlıkları gizleyen karbon pazarı ya da diğer mekanizmalar bu değişikliğe dahil edilmemeli. Her şeyden önce , gelişmiş ülkeler arasındaki birbirini tamamlayan çabalar çerçevesinde her bir gelişmiş ülke için bireysel sorumlulukların belirlenebilmesi için gelişmiş ülkeler grubunun bir hedef belirlemesine ihtiyacımız var. Salınımı azaltmak için bir yol olarak Kyoto Protokolünü bu şekilde devam ettirmeliler.

Kyoto Protokolünü imzalamayan dünyadaki tek Ek Protokol 1 (Annex 1) ülkesi olan Birleşik Devletler, dünya halkları karşısında ekonomisine uygun ölçekte salınımını azaltma ve bu belgeyi onaylama sorumluluğuna sahip.

Biz halklar olarak, iklim değişikliğinin kötü etkilerinden korunmak için eşit haklara sahibiz. Gelişmiş ülkelerin salınımlarının neden olduğu etkilere boyun eğmek olarak anlaşılan iklim değişikliğine uyum kavramını reddediyoruz. Gelişmiş ülkeler bu küresel tehlikeyi dikkate alarak hayat ve tüketim tarzlarını değiştirmeli.

İklim değişikliğinin kötü etkilerine karşı koymak için bunu zaruri görüyoruz. Uyumun bir
dayatma değil, bu etkileri dengelemeye yardımcı olabilecek bir araç kadar, bir süreç olmasını
düşünüyoruz. Farklı bir yaşam tarzı altında doğa ile uyumu elde etmenin mümkün olduğunu
göstermeli. Tüm devletler için etkili, şeffaf ve adil biçimde düzenlenen finansal bir mekanizmanın parçası olarak iklim değişikliğine hitap eden bir Uyum Bütçesinin oluşturulması gerekli. Bu bütçe, gelişmekte olan ülkelerdeki iklim değişikliğinin etkilerine ve bu etkilerden kaynaklanan ihtiyaçlara aktarılmalı ve gelişmiş ülkeler tarafından yapılacak desteği denetlemeli. Aynı zamanda mevcut ve gelecekteki zararlar, şiddetli iklimsel olaylardan kaynaklı fırsat kayıpları ve gezegenimizin “İyi Yaşam” önünde engel oluşturan bu etkiler gibi ekolojik eşikleri aştığında ortaya çıkabilecek bedelleri karşılayan bir mekanizma içermeli.

Birkaç devlet tarafından gelişmekte olan ülkelere dayatılan “Kopenhag Anlaşması”, yetersiz kaynak sunmanın ötesinde, halkları bölmeye, uyum ve hafifletme kaynaklarına erişim için belirli koşullar belirleyerek gelişmekte olan ülkelerden kaynak gasp etmeye çalışır. Ayrıca gelişmekte olan ülkeler arasında anlaşmazlıklar, eşitsizlikler ve ayrımlar oluşturarak iklim değişikliği hassasiyetlerine göre onları sınıflandıran uluslararası müzakere sürecinin kabul edilemez olduğunu söylüyoruz.

İnsanlığın küresel ısınmayı durdurmak ve gezegeni soğutmak için verdiği büyük mücadele, tarım ve gıda bağımsızlığı sorununun çözümüne katkı sağlayan kâdim model ve pratikler kadar, yerli ve kırsal halkların kullandığı sürdürülebilir üretim modeline doğru tarımsal pratiklerde gerçekleştirilecek derin bir değişimle kazanılabilir. Bu, halkların kendi tohumlarına, toprağına, suyuna ve gıda üretimine sahip olma hakkı olarak anlaşılmalı. Dolayısıyla Doğa Ana ile uyum içinde ve yerel kültürlere uygun olan üretim biçimleriyle, Doğa Ana ile bütünlük içerisinde yeterli, çeşitli ve besleyici gıdalara erişimi garanti
altına alır, her ulus ve halkın özerk (katılımcı, komünal ve paylaşımcı) üretimini güçlendirir.
İklim değişikliği dünyanın her yerindeki yerli halklar ve çiftçilerin yaşam tarzları ve tarım üzerinde çok büyük etkilere neden oluyor. Bu etkiler gelecekte daha da kötüleşecek.

SERBEST TİCARET ANLAŞMALARINI REDDEDİYORUZ

Endüstriyel tarım, küresel kapitalizmin sosyal, ekonomik ve kültürel üretim modeliyle ve yeterli gıda sağlamadan sadece pazar için gıda üreten mantığıyla, iklim değişikliğinin ana nedenlerinden biri. Teknolojik, ticari ve politik yaklaşımı yalnızca iklim değişikliği krizinin derinleşmesine ve dünyadaki açlığın artmasına hizmet ediyor. Bu nedenle, Serbest Ticaret Anlaşmalarını, Ortaklık Anlaşmalarını ve yaşama uygulanan her türlü Fikri Mülkiyet Haklarını, mevcut teknolojik paketleri (kimyasal tarım ürünleri, genetik değişiklikler) ve mevcut krizi sadece kötüleştiren yanlış çözümleri (biyoyakıtlar, genetik mühendislik, nanoteknoloji, vs.) reddediyoruz.

Benzer şekilde, kapitalist modelin, yerli insanları topraklarından kovarak, gıda bağımsızlığını
engelleyerek ve sosyo-çevresel krizi derinleştirerek, mega-alt yapı projelerini dayattığını, madencilik projeleri, suyun özelleştirilmesi ve askerileştirmeyle bu toprakları işgal ettiğini açıkça dile getiriyoruz. Tüm insanların, canlıların ve Doğa Ananın suya erişim hakkının tanınmasını talep ediyoruz. Bolivya Devletinin suyun Temel İnsan Hakkı olarak tanınması önerisini destekliyoruz. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi müzakerelerinde plantasyonları kapsayan orman tanımı kabul edilemez. Monokültür plantasyonlar orman değil. Bu nedenle, Dünyadaki yaşlı ormanları, balta girmemiş ormanları ve muhtelif ekosistemlerin önemini anlayan bir tanıma ihtiyacımız var.

Birleşmiş Milletler Yerli Halklar Hakları Bildirisi tümüyle kabul edilmeli, iklim değişikliği müzakerelerine dâhil edilmeli ve uygulanmalı. Ormansızlaştırmayı önlemek, yaşlı ve balta girmemiş ormanları korumak için en iyi strateji ve eylem, özellikle çoğu ormanın yerli halkların, ulusların ve diğer geleneksel toplulukların içerisinde yaşadığı bölgelerde yer aldıklarını hesaba katarak bu bölgelere kolektif haklar tanımak ve bu hakları garanti altına almak.

Ulus Devletlerin bağımsızlıkları, halkların gelenekleri ve Doğanın Haklarıyla birlikte halkların bağımsızlığını, öncelikli, özgür ve bilgilendirilmiş onay haklarını çiğneyen Ormanların Tahrip Edilmesi ve Yok Edilmesi Sonucu Oluşan Emisyonu Azaltma Çalışmaları (REDD) ve benzerleri gibi Pazar mekanizmalarını kınıyoruz.

Kirletici ülkeler, halklar ve yerli ataların organik yapıları lehine olacak şekilde ormanların iyileştirilmesi ve bakım masrafları için gerekli ekonomik ve teknolojik kaynakların sağlanmasından sorumlu. Tazminat doğrudan olmalı. Bütçe kaynaklarına ek olarak karbon pazarının dışında olmalı ve asla karbon dengesi görevi görmeden gelişmiş ülkeler tarafından taahhüt edilmeli. Ülkelerin yerel ormanlar üzerindeki pazar mekanizmalarını temel alan, var olmayan ve koşullu sonuçlar öneren eylemlerine son vermelerini talep ediyoruz.

Hükümetleri, yaşlı ve balta girmemiş ormanları iyileştirecek, meyve ağaçları e yerli florayı koruyan, yerli halklar tarafından yönetilen bir küresel program yaratmaya çağırıyoruz.

Hükümetler orman imtiyazlarını tasfiye etmeli, yeraltındaki petrol yataklarının korunmasını
desteklemeli ve acilen ormanlık bölgelerdeki hidrokarbonların çıkarılmasını durdurmalı.

Devletleri, iklim değişikliğinin ortaya çıkardığı sorunları düzeltmek için yürütülen müzakere, politika ve önlemlerdeki konuyla ilgili diğer belgeler arasında, 169 sayılı UÇÖ Sözleşmesi altındaki Birleşmiş Milletler Yerli Halklar Hakları Bildirisi’ni de kapsayan uluslararası insan haklarını ve yerli halkların haklarını tanımaya, saygı göstermeye ve etkin bir şekilde uygulamaya çağırıyoruz.

Özellikle, geleneksel yaşam tarzımızı güçlendirmek ve iklim değişikliğinin çözümüne etkili bir şekilde katkı sağlamak için bölgeler, toprak ve doğal kaynaklar üzerindeki hak taleplerine yasal onaylar verilmesi çağrısında bulunuyoruz.

Tüm müzakere süreçlerinde ve iklim değişikliğiyle ilişkili önlemlerin tasarım ve uygulanmasında yerli halkların müzakere, katılım ve öncelikli, özgür ve bilgilendirilmiş onay haklarının tam olarak ve etkin bir şekilde uygulanmasını talep ediyoruz.

Çevresel bozulma ve iklim değişikliği kritik seviyelere ulaşıyor. Bunun ana sonuçlarından biri ulus içi ve uluslararası göç. Tahminlere göre, 1995 yılında hali hazırda 25 milyon iklim mültecisi vardı. Şu anki tahminler 50 milyon civarında ve 2050 yılında 200 milyon ile 1 milyar arasında insanın iklim değişikliğinden kaynaklı olarak göç etmek zorunda kalacağını öngörüyor.

Gelişmiş ülkeler iklim mültecileri için sorumluluk almalı. İklim mültecisi tanımını yapan ve tüm devletlerin kararlılıkla hareket etmesini gerektiren uluslararası sözleşmelerin imzalanmasıyla, iklim mültecilerinin temel hakları tanınmalı ve göç etmek zorunda kaldıkları bölgelere kabul edilmeliler.

Devletlerin, şirketlerin ve diğer kurumların sorumluluklarını açıkça tanımlayan, göç alan ve geçiş güzergâhındaki ülkelerdeki göçmen, mülteci ve yerinden edilmiş insanların hak ihlallerini ilan etmek, ortaya çıkarmak, belgelemek, yargılamak ve cezalandırmak için Uluslararası Vicdan Mahkemesi kurulmalı.

İklim değişikliği için gelişmekte olan ülkelere verilen mevcut fonlar ve Kopenhag Anlaşmasının önerileri anlamsız. Resmi Kalkınma Yardımları ve kamu kaynaklarına göre, gelişmekte olan ülkelerdeki iklim değişikliğinin üstesinden gelebilmek için gelişmiş ülkelerin gayrisafi milli hasılalarının en az yüzde 6’sını ayırmaları gerekmekte. Küresel öncelikler ve politik irade hakkında ciddi sorgulara neden olacak şekilde aynı miktarın milli savunmaya harcandığını ve beş katı fazlasının batan bankaları ve spekülatörleri kurtarmak için kullanıldığını düşündüğümüzde, yüzde 6 oldukça makul. Fonlama doğrudan ve şartsız olmalı. En çok etkilenen topluluklar ve grupların ulusal bağımsızlığı ya da kendi kaderlerini tayin etme haklarına müdahale etmemeli.

Mevcut mekanizmanın etkisizliği karşısında Ek Protokol 1 ülkelerinin fonlama taahhütlerine uymalarını sağlamak için, 2010 İklim Değişikliği Konferansı’nda, gelişmekte olan ülkelerin anlamlı şekilde temsil edildiği, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi altında Taraflar Konferansı (COP) otoritesiyle işleyen ve sorumluluğu altında yeni bir fonlama mekanizması oluşturulmalı.

Salınımın azaltılmasının esasen pazar mekanizmalarıyla destekleneceği ifade edilmiş olmasına karşın, gelişmiş ülkelerin 1990 ile 2007 yılları arasında salınımlarını önemli ölçüde arttırdıkları görüldü.

KARBON PAZARI DOĞAYI METALAŞTIRIYOR

Karbon pazarı, Doğa Anamızı metalaştıran kârlı bir iş olmuş durumda. Suyu ve hatta yaşamın
kendisini yağmalayıp tahrip ettiğinden, iklim değişikliğiyle mücadele için bir alternatif değil.
Son mali kriz, pazarın spekülasyon ve aracı komisyoncular nedeniyle kırılgan ve belirsiz olan mali sistemi düzenlemekten yoksun olduğunu gösterdi.

Bu nedenle, insanlığın ve Doğa Anamızın korunmasını onların ellerine bırakmak tamamen sorumsuz bir davranış. Var olan mekanizmalar ne iklim değişikliği sorununu çözdü ne de sera gazı salınımını azaltan gerçek ve doğrudan eylemlerin önünü açtı. Bu nedenle, mevcut müzakerelerin karbon pazarını genişleten ve destekleyen yeni mekanizmaların yaratılmasını teklif etmesi kabul edilemez.

Kalkınma ve teknoloji transferi hakkında Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi altında gelişmiş ülkelerin üzerlerine aldıkları taahhütlerin yerine getirilmesini talep etmek ve gelişmiş ülkeler tarafından teklif edilen sadece teknolojinin satışının yapıldığı “teknoloji vitrinini” reddetmek gerekiyor.

Teknoloji değişiminin katılımcı kontrolü, yönetimi ve değerlendirilmesi için multidisipliner bir mekanizma yaratacak tüzüklerin oluşturulması gerekiyor. Bu teknolojiler faydalı, temiz ve toplumun yararına olmalı. Aynı şekilde, uygun ve fikri mülkiyet haklarından muaf teknolojilerin fonlanması ve envanteri için bir bütçenin oluşturulması önemli. Patentler, özellikle erişilebilirlik ve düşük maliyetlerin sağlanması için özel tekellerin ellerinden alınarak kamu yararına sunulmalı.

Bilgi evrenseldir. Teknoloji uygulamaları da dâhil hiçbir şekilde özel mülkiyete ya da özel kullanıma konu edilemez. Gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkeler ile teknolojilerini paylaşma sorumluluğuna sahip. Teknoloji ve yenilik yaratılması için gelişmekte olan ülkelerde araştırma merkezleri kurmalı ve “iyi yaşam” için geliştirilmelerini ve uygulanmalarını sağlamalılar.

Dünya, gezegenin yok oluşunu durdurmak için yerli halkların kâdim prensiplerini ve yaklaşımlarını geri kazanmak ve yeniden öğrenmek zorunda. Doğa Ana ile uyum içinde “iyi yaşam” kapasitesini tekrar kazanmak için kâdim pratikleri, bilgiyi ve ruhsallığı desteklemek zorunda.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Kyoto Protokolü altında verilen taahhütler ve yükümlülüklere etkin bir şekilde uyma konusunda gelişmiş ülkelerin politik irade eksikliği, insanlığın ve Doğa Ananın Haklarını ihlal eden iklim ve çevre suçlarının belirlenmesi ve bunlara karşı önceden tedbir alınması için yasal bir uluslararası oluşumun eksikliği göz önünde bulundurulduğunda, eylemleriyle iklim değişikliğine neden olan devletler, endüstriler ve insanları önlemek, yargılamak ve cezalandırmak için yasal bir güce sahip Uluslararası İklim ve Çevre Adaleti Mahkemesinin oluşturulmasını talep ediyoruz.

Başta sera gazı salınımını azaltma taahhütü olmak üzere Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Kyoto Protokolü altındaki taahhütlere uymayan gelişmiş ülkelere karşı Uluslar arası İklim ve Çevre Adaleti Mahkemesi’nde dava açan devletler desteklenmeli.

Halkların, Birleşmiş Milletler bünyesinde derinlemesine bir reformu önermelerinde ve bu reformu desteklemelerinde ısrar ediyoruz ki tüm üye ülkeler Uluslararası İklim ve Çevre Adaleti Mahkemesi’nin kararlarına uysun.

İnsanlığın geleceği tehlikede. Bir grup gelişmiş ülke liderinin Kopenhag’daki Taraflar Konferansı’nda başarısız bir şekilde yapmaya çalıştıkları gibi tüm ülkeler adına karar almalarına izin veremeyiz. Bu karar hepimizi ilgilendiriyor. Nitekim, iklim değişikliği üzerine aşağıdaki konuları ele alacağımız küresel bir referandum ya da bir halk müzakeresi gerçekleştirmemiz önemli: gelişmiş ülkeler ve çokuluslu şirketlerin salınımlarının düşürüleceği seviye, gelişmiş ülkeler tarafından verilecek finansman, Uluslararası İklim Adaleti Mahkemesi’nin oluşturulması, Doğa Ana Hakları Evrensel Beyannamesi ihtiyacı ve mevcut kapitalist sistemin değiştirilmesi gerekliliği. Küresel referendum ya da halk müzakere sürecinin başarıyla gerçekleşmesi, hazırlık sürecine bağlı olacak.

HALKLARIN KÜRESEL DOĞA ANA HAREKETİ

Uluslararası eylemlerimizin koordinasyonu ve bu “Halkların Anlaşması” sonuçlarının uygulanması için dünya genelinde gerçekleştirilecek eylemlerin koordinasyonu ve birlikteliği için geniş ve demokratik bir alan meydana getirmeliyiz. Bunun için, üyeleri arasındaki kök ve vizyon çeşitliliğine saygıyı ve tamamlayıcı yasaları temel alması gereken bir Halkların Küresel Doğa Ana Hareketi’nin oluşturulması çağrısında bulunuyoruz.

Bu maksatla, Ek Protokol 1 listesinde yer alan gelişmiş ülkelerin var olan yasal çerçeveye saygı göstermesi, sera gazı salınımlarını yüzde 50 oranında azaltması ve bu Anlaşmada yer alan farklı önerilerin kabul edilmesi için ilgili küresel eylem planını benimsiyoruz.
Son olarak, Halkların Küresel Doğa Ana Hareketinin oluşum ve bu yılın sonunda Cancun, Meksika’da yapılacak olan İklim Değişikliği Konferansı’nın çıktılarına tepki sürecinin bir parçası olarak, 2011 yılında İklim Değişikliği ve Doğa Ana Hakları Dünya Halkları Konferansı’nın ikincisini gerçekleştirmeyi kabul ediyoruz.
 

Gönderen: gelecekte | Nisan 24, 2010

TÜRKİYE’DEN BAKINCA(ABD’YE)

ARAŞTIRMA :

Ceyhun BOZKURT  – Fatih ERBOZ – Selda Öztük KAY

111 yıllık kahpe plan Türkiye’yi bölmek

GİRİŞ

Yaklaşık 200 yıllık ciddi bir geçmişe sahip Türk-Amerikan ilişkileri, son yıllarda en ciddi sorunlarını yaşıyor. Yıllarca en büyük müttefikimiz olarak yansıtılmaya çalışılan Amerika, gerçekte hiçbir zaman ne müttefikimiz ne de dostumuz oldu. İlişkilerin tarihsel seyrine bakıldığında, İngilizler’le paralel olarak gelişen bağımlılık ilişkisinden Amerikalıların da nemalanmaya çalıştığı ve kışkırtma operasyonlarına, daha o tarihlerden başladığı dikkat çekiyor. Osmanlı’da “Sadık Teba” olarak bilinen Ermenilerin 1830’lu yıllar itibariyle Amerikalı misyonerler aracılığıyla kışkırtılmasıyla başlayan yıkıcı hareketler, günümüzde çok yönlü  bir hale geldi. Özellikle 1950’li yıllar sonrası ve NATO süreciyle birlikte hücrelerimize kadar giren Amerika Birleşik Devletleri, ideolojik çatışmalardan, etnik bölücülüğe, irticai faaliyetlerden, azınlık sorunu yaratmaya kadar bir çok faaliyetin baş senaristi olarak karşımıza çıktı. Bunların dışında Türkiye’ye yönelik direkt tehdit ve saldırılar da dikkatlerden kaçmadı. 

Eşref Bitlis Paşa’nın ABD planlarına karşı girişimleri sonrası şüpheli bir kazada hayatını kaybetmesi, Gazi olaylarının arkasındaki sır, Muavenet Fırkateyni’ne yönelik füzeli saldırı ve verdiğimiz şehitler ve ’çuval hadisesi’ sadece 1990’lı yıllardan günümüze sayabileceğimiz birkaç örnek. Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkün. Bu yazı dizimizde, belli çevreler tarafından ısrarla “dost”, “stratejik ortak”, stratejik müttefik “  olarak yansıtılmaya çalışılan Amerika Birleşik Devletleri’nin, dünya ve Türkiye tarihindeki kanlı ve bir o kadar da sinsi planlarını, operasyonlarını, saldırılarını irdeleyeceğiz.

Türkiye’yi eyaletlere bölmek ABD’nin 111 yıllık rüyası

31 Ocak 1896’da bir yasa taslağı hazırlayan ABD Temsilciler Meclisi, dünyadaki Hıristiyanlardan oluşan bir komisyonun, Türkiye’yi yönetmek için bir başkan seçmesini istemişti.

Taslağa göre, yönetim Türkler’den alınacak, ülke eyaletlere bölünecek ve yeni oluşumun adı  Türkiye Birleşik Devletleri olacaktı. Ancak bu senaryo tutmayınca hevesleri yarım kaldı

Dost gibi görünen sahte müttefik ABD’nin, yıllar önce bile Türkiye’yi parçalayıp eyaletlere bölme düşüncesi olduğu ortaya çıktı. Bu tarihi gerçeği, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Yakın Çağ  Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mahir Aydın açıkladı. Ermeni iddialarının 1915 yılından önce 1895 yılında da ortaya atıldığını, ancak dış ülkelerden destek görmediğini bildiren Prof. Mahir Aydın, şunları söyledi:

İngilizler körükledi

“Osmanlı İmparatorluğu, Berlin Antlaşması ile parçalanırken, 2 millet bağımsızlığını kazanamadı. Bunlardan biri Yahudiler, diğeri Ermenilerdi. Yahudiler konusu Anadolu topraklarının dışındaydı. Ermeniler de bağımsız bir devlet olamadılar. Çünkü nüfusları yetmiyordu. İngiltere, Rusya’yı yukarıda tutabilmek için Ermenileri kullanıp, Doğu Anadolu’da sanal Ermenistan devleti düşüncesini ortaya attı. Ardından bunu destekleyip körükledi. Bulgaristan ve Rum ayaklanmaları, Ermenilere örnek olduğu için, Balkanlar’da Bulgar komiteciler, Anadolu’da Ermeni komiteciler yoğun bir terör faaliyetine girişti. Batılılar da kurmayı düşündükleri sanal Ermeni devletinin sağlam temellere dayanmasını istedi. ’Kimileriniz asılmalı, kimileriniz kesilmeli ki, bu ölümler sonucunda oluşacak tepkiden dolayı biz size yardıma gelelim. Türkler, Ermenileri kesiyorlar, soykırım yapıyorlar diye bir gerekçe olsun ki, askeri müdahalede bulunalım’ düşüncesiyle Ermenilere destek verdi.

İlk senaryo tutmadı

Ermenilerin 1895 yılında Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde ayaklanmalar çıkardığını  hatırlatan Prof. Mahir Aydın,  ABD Temsilciler Meclisi’nin 31 Ocak 1896 tarihli yasa taslağı metnini arşivlerden bulduğunu kaydederek şu bilgileri aktardı: “1895’teki Ermeni ayaklanmalarının hemen akabinde ABD Temsilciler Meclisi, 31 Ocak 1896 tarihinde bir yasa taslağı hazırladı. Bu yasa taslağında şunlar ifade ediliyor, ’Dünyadaki Hristiyanlardan oluşan bir komisyon seçelim. Bu komisyon, Türkiye’yi yönetmek için bir başkan seçsin. Türkiye’nin yönetimi Türklerden alınsın ve eyaletlere bölünsün. Bu yapılanmanın adı da Türkiye Birleşik Devletleri olsun.’Burada bir mesaj var. 1915’te yaşananlar da bir senaryoydu, gerçekçi değildi. İlki 1895’te uygulandı, tutmadı, konjonktür uygun değildi. Daha sonra 1915’te yeniden ele alındı.”

Vergi ödemişti

ABD Başkanı George Washington, Osmanlı’ya vergi öderken, diğer Başkan Wilson’un  adıyla İstanbul’da ‘Wilson Prensipleri Cemiyeti’ kuruluyordu.

Amerika’yı  haraca bağlamıştık

Osmanlı İmparatorluğu, 1700’lü yılların sonlarında, çöküş döneminde olmasına rağmen, halen dünyada bir etkisi, yaptırım gücü ve saygınlığı  olan bir imparatorluktu. Birçok ülke ve imparatorluk, Osmanlı  İmparatorluğu’ndan izinsiz politika belirleyemez ve birçok Avrupa ülkesi Osmanlı’ya vergi öderdi. Bu ülkelerden biri de Amerika Birleşik Devletleri’ydi. Belki de çok az kişinin bildiği bu gerçek, 1700’lerin sonunda yaşanmıştı. Cumhuriyet’in ilk yılları  dışında, ABD’ye karşı bir daha bu kadar net olamayan bir ülkenin evlatları, hep onurlu duruşun yaşandığı o günleri çok özlüyor. Olay şöyle cereyan etmişti: Tarih 25 Temmuz 1785. ABD sancağı taşıyan Maria isimli gemi, Atlantik Okyanusu’nda Cezayir sahillerinde Cadiz açıklarında Osmanlı gemileri tarafından ele geçiriliyor. Ancak ABD, bu olaydan ders almıyor. Aynı sancağı taşıyan ikinci bir gemi daha Osmanlı’nın eline düşüyor. 1793 yılının Ekim ve Kasım aylarında, 11 Amerikan gemisi daha Osmanlı donanmasına teslim oluyor. Bunun üzerine ABD Başkanı George Washington, Osmanlı ile bir antlaşma yapmayı kabul ediyor. Washington, Cezayir Beylerbeyi Dayı Hasan Paşa ile masaya oturuyor. Anlaşma uyarınca Hasan Paşa, yılda 642 bin altın dolar ve 12 bin Türk altını  karşılığı ABD gemilerini Akdeniz’de korumayı kabul ediyor. Kısacası Osmanlı ABD’den adeta haraç alıyor. Bu anlaşmanın en önemli yanı Türkçe olmasıydı. Amerika ilk defa yabancı bir dil; (Türkçe) ve yine ilk defa vergi ödemeyi kabul ettiği ilk anlaşmadır. Öte yandan, tüm bunları unutmayan Amerika, her fırsatta Osmanlı’yı parçalamak için sahneye çıktı. ’93 Harbi’ya da 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda da ABD’nin parmağı vardı. ABD’nin kışkırtması sonucu çıkan; hem Tuna Cephesi’nde, hem de Kafkasya Cephesi’nde savaşılan ’93 Harbi’ Osmanlı Devleti için yenilgiyle sonuçlanmış, büyük bir toprak kaybına neden olmuştu. Rus ordusu İstanbul-Yeşilköy’e kadar gelmişti.

Erzurum’a konsolosluğu Ermeniler için açtılar

Özellİkle 1830 yılından itibaren Amerika’nın Osmanlı’ya karşı hiç de dostane olmayan yöntemleri başlamıştı. ABD bağımsızlığını ilan ettikten sonra çeşitli ülkelerde konsolosluklar açmıştı. Osmanlı  İmparatorluğu’nun çeşitli şehirlerinde de konsolosluklar açan ABD’nin Erzurum ilini seçmesi düşündürücüydü. ABD’nin konsolosluk açma çalışması 1897 yılında başarıyla sonuçlanır.

Hedef, parçalamak

Osmanlı İmparatorluğu’nda çöküş hızlanınca, o dönemde henüz etkisi az olan ABD de bu paylaşımdan yararlanmak istiyordu. ABD aslında daha önce 1918 yılında ’Wilson Prensipleri’ adı altında Türk yurdunu manda altına almayı  tasarlıyordu. ABD, ülkemizde Ermeni, Rum hatta Yahudi devletçiklerini kurdurup yurdumuzu bölüp parçalama planlarını daha o zamanlar yapmıştı. ABD, Kurmay Başkanı General Harbord’u bu iş  için görevlendirdi. General Harbord, 15’i asker 31’i sivil olmak üzere 46 kişilik bir heyet ile Osmanlı toprağına ayak basıyordu. Bu heyet “American Military Mission of Armenia” adını  taşıyor ve bugünün rakamlarıyla bir milyar dolara yakın tahsisatı  bulunuyordu. Harbord, Osmanlı topraklarında özgürce çalışıp faaliyetlerini sürdürürken bir ara Osmanlı Padişahı  Vahideddin ile dahi görüşmüştü.

Atatürk’e mektup

Bu arada 4 Ocak 1919’da İstanbul’da Wilson Prensipleri Cemiyeti kurulmuştu. Kurucular Halide Edip Adıvar, Celaleddin Muhtar, Ali Kemal ve Hüseyin Avni’den oluşuyordu. İmparatorluğun çöküş aşamasında satılık, işbirlikçi sözde aydınların yanında, gerçekten vatanı korumak amacı ile “şerrin ehveni” (En az kötü) düşüncesi ile İngiliz, Fransız ve ABD mandasını kabul etmek isteyen aydınlar vardı. Halide Edip Adıvar da vatanını korumak düşüncesiyle ABD mandasının kabul edilmesi gayesiyle Atatürk’e mektuplar yazmıştı.

Lozan’ı tanımayan tek ülke Amerika

Lozan’ın anlamını  ve kazanımlarını anlayabilmek için, Türkiye’yi neredeyse haritadan silen Sevr Antlaşması’na  bakmak yeterli. Sahte müttefik ABD, Türkiye’nin, bağımsız bir devlet olarak kabul edilmesini sağlayan Lozan Antlaşması’nı hâlâ tanımış değil

Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan Sevr Antlaşması’na imza atan Amerika, her ne hikmetse Türkiye Cumhuriyeti’nin “Kuruluş  Senedi” olan; bağımsız bir devlet olarak uluslararası  toplumca kabulünü sağlayan Lozan’ı tanımayan tek ülke. Gazeteci-Yazar Hulki Cevizoğlu, “ABD niçin Lozan’ı tanımıyor”  sorusuna şu cevabı veriyor:

“İşgal ve Direniş adlı kitabımı yazarken, karşıma ABD çıktı. Bugün PKK’ya destek veren ABD, 1919’da da karşımızda imiş de haberimiz yokmuş.”

Hulki Cevizoğlu, kamuoyundan saklanan gizli görüşmeleri, kitabında belgeleriyle şöyle açıklıyor:

“Bakınız, o tarihte ABD Başkanı olan Wilson, Paris’te yanına Fransa Başbakanı Klemenso, İngiltere Başbakanı Loyd Corc ve Yunanistan Başbakanı Venizelos’u almıs, Türkiye’yi paylaşmak için emirler veriyor. Türkiye’yi 4’e bölen haritayı yapan da Wilson, ’İstanbul bir Türk kenti değildir. İstanbul Boğazı ve çevresini ABD mandasına almalıyız. Boğazlar’a ve İstanbul’a Amerikan askeri yerlestireceğiz’ diyor. ’Türkler’i medenilestirmek! için ülkemize 100 bin Amerikan askeri göndermeyi planlıyor.. Bugün Irak’a yaptıklarını bize yapacakmış da Mustafa Kemal’i aşamamış. Kurtuluş Savaşı ile ilgili önemli bir bilgi bugüne kadar milletten niçin gizlendi acaba?”

Yeni Mesaj Gazetesi’nden Orhan Dede de, ABD’nin Lozan’ı imzalamamasının nedeninin Chester Projesi olduğunu ifade ediyor.  Bu proje, demiryollarının finansmanı için gerekli olan kaynağı sağlıyor, ancak bölgedeki tüm madenlerin işletim hakkını 99 yıllığına ABD’ye veriyordu. Bu alan zengin krom, bakır ve petrol yataklarıyla doluydu. Proje, bazı ayak oyunlaryla TBMM’den geçti. Ancak Mustafa Kemal, bu anlaşmayı yırtıp attı. Bunun üzerine ABD, Lozan Antlaşmasını imzalamadı. ABD Türkiye’nin sınırlarını hâlâ tam olarak tanımış değildir. İlişkiler ikili anlaşmalarla yürütülmektedir.

Türkiye yeniden kurulmuştu

Lozan Antlaşması, İsviçre’nin Lozan şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika, S.S.C.B ve Yugoslavya temsilcileri tarafından Lozan Üniversitesi Salonu’nda imzalanmış barış antlaşmasıdır. Atatürk önderliğinde Milli Mücadele’ye başlayan Türk ulusu savaş meydanlarında büyük zaferler kazanmış ve Lozan Antlaşması bunu siyasi ve hukuki alanda tescil etmiştir. Barış görüşmeleri 8 ay sürmüş ve Türk tarafının kayıtsız şartsız bağımsızlık talebi nedeniyle çetin geçmiştir. Görüşmelerde Türkiye’yi temsil eden İsmet Paşa başkanlığındaki heyetin bu başarıdaki rolü  büyüktür. Anlaşma, öncelikle Türkiye’nin bağımsız ve eşit bir devlet olarak uluslararası topluma kabul edilmesini sağlamıştır.

Sınırlar çizildi

Lozan ile Misak-ı Milli hedeflerine çok büyük ölçüde ulaşılmıştır. Kapitülasyonlar kaldırılmış, Osmanlı borçlarının ödenmesi makul bir takvime bağlanmıştır. Antlaşma, bu açıdan bir ekonomik bağımsızlık belgesi olma özelliğine de sahiptir. Ayrıca Lozan, yaklaşık 200 yıldır devam eden Türk-Yunan çatışmasını sona erdirerek, ulaşılan barışla iki ülke arasında bir denge oluşturması  bakımından da önem taşımaktadır. Lozan bugün bile hala yürürlülüktedir. Bunda, Atatürk’ün belirlediği “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh”  ilkesine sadık kalmamızın rolü büyüktür. Türkiye Cumhuriyeti’nin temel nitelikleri de, Lozan Antlaşması’nda yer almıştır. Buna göre, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün oluşturan Türkiye’de yaşayan ve Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes eşit ve aynı haklara sahip Türk ulusunu oluşturmaktadır. Ayrıca, anlaşma  ile azınlıkların mal, mülk ve ibadet hakları güvence altına alınmıştır.

Gözlemciler şok geçirdi

İsmet Paşa, Lozan’daki salonun kapısına “Amerikalıları istemiyoruz” yazılı bir yafta astırdı, ABD’li gözlemciler şaşkına döndü.

ABD’nin Osmanlı Devleti döneminde Büyükelçiliğini yapan Henry Morgenthau, ABD Başkanı  Wilson’a İstanbul’da mandacı bir yönetimin şart olduğunu anlatıyordu. Morgenthau’nun bu düşüncesi, The New York Times Gazetesi’nin 24 Mayıs 1919 tarihli nüshasında haber olmuştu. Aynı gazetede 29 Ağustos 1919 tarihinde yayınlanan bir başka haberde ise Osmanlı’nın parçalanmadan önce tercihen ABD birlikleri tarafından polis denetimi altına alınması yazılmıştı. ABD’nin “Ortadoğu Yardım Komitesi” Başkanı David    Arnold, 100 bin Amerikan askerinin bu iş için yeteceğini belirmişti. Aynı gazetenin 22 Kasım 1922 tarihli sayısında ise, İsmet Paşa, Amerika’yı sadece kendi çıkarları peşinde koşan bir devlet olarak nitelemişti. ASIA isimli Amerikan dergisinde, Ocak 1920 tarihinde Lewis Heck imzasıyla yayınlanan makalede ise, İstanbul şehrinin yakın bir gelecekte önemli bir iş merkezinin olacağını, Amerikan misyonerleri ve eğitim kurumlarının katkılarıyla büyük imkanlara kavuşağı kaydediliyordu. Yine New York Times, 23 Kasım 1922 tarihli nüshasında, Lozan’daki Konferans Salonu’nun kapısında bir yaftada iri harflerle “Amerikalıları İstemiyoruz” yazdığını, Amerikalı gözlemcilerin ise şok geçirdiklerini bildiriyordu. Yaftanın altında İsmet İnönü’nün imzası vardı.

Mandacı  zihniyet

ABD Büyükelçisi Henry Morgenthau, İstanbul’da mandacı bir yönetim istemişti.

Ermenilerce satın alınmış James W. Gerard adlı Türk düşmanı ABD’li Büyükelçi, Amerikan Senatosu’nun Lozan Antlaşma’sını reddetmesi için yoğun çaba harcamıştı.

ABD Temsilciler Meclisi, Atatürk’e hakarete seyirci

Upshow adlı bir küstah, Atatürk’e “Timurlenk kadar hunhar, müthiş İvan kadar sefih” diye hakaret etti ve herkes bu hezeyanı seyretti.

Türkiye’nin altını  oymak isteyen ABD, geçmiş dönemde Atatürk’e yapılan inanılmaz hakaretlere seyirci kaldı. ABD’nin Temsilciler Meclisinin, 69’uncu Kongre Tutanakları, hasta ruhlu bir kişinin hezeyanlarına tanıklık etti. Rasim Giresunlu, Ufuk Ötesi’ndeki köşesinde, 18 Ocak 1927 tarihinde yapılan ikinci oturumda, temsilcilerden “Upshow”  adlı bir fanatiğin, ağzındaki vahşet salyalarını sağa sola saçarak, şöyle haykırdığını yazıyor:

Diktatöre benzetti

“Antlaşma (kastedilen Lozan) Timurlenk kadar hunhar, Müthiş İvan kadar sefih ve kafatasları piramidi üstüne oturan Cengiz Han kadar kepaze olan bir diktatörün (kast ettiği Atatürk), zekice yürüttüğü politikasının bir toplamıdır. Bu canavar (kast ettiği yine Atatürk), savaştan bıkmış bir dünyaya, bütün uygar uluslara, onursuzluk getiren bir diplomatik antlaşma kabul ettirmiştir. Buna, her yerde, bir ’Türk Zaferi’ dediler. Ve eski dünya parlamentolarını bunu kabule ikna ettikten sonra, büyük sermaye gurupları, soğukkanlı ticaret erbabı ve giderek güya din temsilcileri bile Türkiye’yi uygar uluslar masasında uluslararası bir konuk durumuna yücelterek ABD’yi yüksek ülkülerinden uzaklaştırmada birleştiler.”

Ermenilere satıldı

Türkiye aleyhine yürütülen kampanyalarda etkili olan bir diğer isim de ABD Başkanı Wilson’du. Wilson, daha önce Almanya’da büyükelçilik yapmış James W.Gerard adlı Türk düşmanına, 13 Aralık 1923 tarihinde bir broşür yayınlattı. Ermenilerce satın alınmış bu çapsız adam, o yıllarda yayınladığı “Senato, Türk Antlaşmasını Reddetmelidir”  başlıklı broşürde şu ifadeleri kullanıyordu: “11 Aralık tarihli mektubunla birlikte gönderme nezaketini gösterdiğin Lozan Antlaşması hakkındaki yazını henüz gördüm ve arkadaşlarınla birlikte Senato nezdinde bu anlaşmanın adaletsizliğini gösterme işini üstlendiğine memnun oldum. Bu antlaşma gerçekten de adaletsizdir ve protestonun etkili olmasını yürekten ümit ederim.”

Bu arada, The New York Times Gazetesi’nden İsaac F. Marcosso isimli küstah da 7 Ekim 1923’te Atatürk’ü faşist Mussolini ile bir tutup diktatör ilan ediyordu.

Marshall Yardımı’yla sömürüldük

Marshall Yardımı’yla sömürüldük

Hibe adı altında borçlandırmayı  amaçlayan Marshall Yardımı, Türkiye’yi emperyalist tekellere açmaktan başka bir işe yaramadı

Türkiye’yi her zaman yolunacak kaz gibi gören ABD için ülkemiz aynı zamanda ileri bir karakoldu. Haziran 1947’de Harvard Üniversitesinde bir konuşma yapan dönemin ABD Dışişleri Bakanı George Marshall, Avrupa ekonomilerini tekrar kalkındırmak için çok geniş kapsamlı bir program önerdi. Dünyadaki durumun son derece karışık olduğunu ifade eden Marshall, şunları söylemişti: “Avrupa’nın önemli miktarda ek yardıma ihtiyacı var.

Amerika Birleşik Devletlerinin, dünyadaki ekonomik durumu eski normal haline getirmek için elinden gelen yardımı yapması gerekiyor. Bu iyileşme sürecine yardımcı olmaya istekli ülkeler, eminim ki Amerika Birleşik Devletlerinden tam bir işbirliği ve destek görecektir.” 

Borç  değil, tuzak

Marshall Planı; buna katılmak isteyen her Avrupa ülkesine Amerikan mali yardımı, malzeme ve makinesini öngörüyordu. ABD, kamuoyunda “Marshall Yardımı” olarak bilinen bu anlaşma çerçevesinde, 1949-1951 yılları arasında Türkiye’ye ekonomik yardımlar yaptı. Türkiye, artık Batı yanlısı  bir politika izlemeye başladı. 1948’de Marshall Planı’nın diyeti Türkiye’yi emperyalist tekellere daha fazla açmaktan başka bir işe yaramadı. Bu yardımla Türkiye, ABD’nin bölgedeki taşeronu yapılmak istendi. Hedef, Amerikan sanayiine pazar açmaktı. Bir borç  tuzağı olan Marshall Yardımı ile Türkiye hibe adı altında borçlandırımış ve ekonomisi adeta çökertilmiştir.

Tavuk ithal ettik

Ayrıca Türkiye 11 Mart 1947’de IMF’ye, 14 Şubat 1947’de de Dünya Bankası’na üye oldu. Türkiye’nin yediği diplomasi kazığının bir benzeri de dünyayı sömüren bu iki kuruluşa üye olmasıyla başladı. Yıkım halindeki Avrupa ekonomisine ve üçüncü dünya ülkelerine verilen kredilerin adı, Dünya Bankası’nın döokümanlarında, “İhraç Kredileri”  idi. 1950’li yıllarda Türkiye, ABD’den tavuk bile satın aldı. 

Savaş  artıkları Türkiye’ye

1946 yılında yapılan 10 milyon dolarlık anlaşma, ABD’nin işine yaramayan malzemeleri satın almamızı öngörüyordu 
ABD ile 1945 yılında yapılan anlaşmanın ardından Türkiye tavizler vermeye başladı. 27 Şubat 1946 tarihinde yapılan 10 milyon dolarlık anlaşmaya göre Türkiye, ABD’nin işine yaramayan savaş artığı malzemeleri satın alacaktı. Ancak bunların ya fabrikaları kapanmış, ya da üretimleri durmuştu. ABD, işine yaramayan bu malzemeler için Türkiye’yi bir pazar olarak kullanıyordu. Bu artıkları kullanamadığımız gibi, ithal ettiğimiz yedek parçalar için de 4-5 kat döviz ödemiştik. Bu durum, ABD’nin Türkiye üzerinde oynadığı kazık atma diplomasilerindenden biri olarak tarihe geçiyordu.

Truman Doktrini

1946 yılında dünyanın en tartışmalı kurumu olan CIA’yı kuran ABD Başkanı  Truman, 12 Mart 1947’de Kongre’de yaptığı bir konuşmada, Sovyet tehdidine karşı hazırlanmış, kendi adıyla anılacak Truman Doktrini’ni açıkladı. Truman, ABD’nin “komünizm tehdidi”  altındaki devletlere mali ve askeri yardım yapacağını söyledi. Truman’a göre Amerika, komünizm ile silahlı mücadele veren ve dış ülkelerin baskısı altında bulunan devletlere mali ve askeri yardım yapmalıydı (Burada kastedilen ülkeler Yunanistan ve Türkiye’dir).

Bize 1, Yunan’a 3

Bu amaçla Kongre’den 400 milyon dolar kullanma izni istedi. Kongre’nin 22 Mayıs’ta bu isteğini kabul etmesi üzerine Türkiye’ye 100 milyon, Yunanistan’a ise 300 milyon dolar yardım yapıldı. Doktrin, Amerika Birleşik Devletleri’nin uluslararası politikasının değiştiğini ve Sovyet düşmanlığının bu yeni politikada temel esas olduğunu dünyaya ilan etti. Askeri yardım amaçlı doktrin, ABD’nin desteğini arayan Türkiye’de başlangıçta memnuniyet yaratsa da daha sonraki yıllarda ikili anlaşma ile getirilen sınırlamalar bir takım sıkıntılar doğurmuştu. Truman Doktrini, dünyanın iki bloğa ayrıldığını ve Sovyet-ABD mücadelesinin, yani soğuk savaş döneminin başladığını ilan etmişti.

Türkiye, ABD’nin bölgedeki taşeronu yapılmak istendi. Yardımın hedefi Amerikan sanayiine pazar açmaktı. Üretimleri durmuş askeri malzemeleri kullanamadığımız gibi, yedek parçaları için de 4-5 kat döviz ödemiştik

Avrupa’ya ekonomik desteğe, işte bu adam ismini verdi

Üstteki fotoğraf, dönemin ABD Dışişleri Bakanı George Marshall’ın nasıl biri olduğunu anlatmaya yetiyor da artıyor bile. Marshall, sözde komünizmi önlemek gayesiyle yapılan ve aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bazı  ülkelere yapılan Marshall Yardımı’nın isim babasıydı. Marshall, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’nın iktisadi kalkınmasına ve dünya barışına yaptığı katkılardan dolayı 1953’te Nobel Barış Ödülü almıştı. Aynı zamanda general de olan Marshall, altta dönemin ABD Başkanı Harry Truman’la birlikte görülüyor. Truman’ın kim olduğunu hatırlatmakta fayda var. Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atılması kararını veren, 1948 yılında İsrail’in kurulmasını destekleyen, Soğuk Savaş dönemini başlatan ve CIA’yı kuran isim Truman’dı.

Doğu Bloku ülkeleri istemedi

Türkiye dahil 16 Avrupa ülkesi, Amerika’ya sunulmak üzere bir Avrupa ekonomik kalkınma programı  hazırlamıştı. Bu program üzerine Amerika 3 Nisan 1948’de Dış Yardım Kanunu’nu çıkardı. Amerika bu kanuna dayanarak yürürlüğe koydu-ğu Marshall Planı ile daha ilk yılında İngiltere, Fransa, Belçika, İtalya, Portekiz, İrlanda, Yunanistan, Türkiye, Hollanda, Lüksemburg, İsviçre, İzlanda, Avusturya, Norveç, Danimarka ve İsveç’e 6 milyar dolarlık bir ekonomik yardım yaptı. Marshsall Planı, Sovyetler Birliği’ni kapsamasına rağmen, Doğu Bloku üyeleri buna katılmak istemedi.

Rockefeller: Hiçbir  masraftan kaçınma

MARSHALL Yardımı’nın ne olduğunu ünlü Amerikan tekeli Rockefeller’in patronu olan Nelson A. Rockefeller, dönemin ABD Başkanı Eisenhower’e 1956 yılında yazdığı mektubunda şöyle anlatıyor: “İktisadi yardımlarda, ABD’nin karşılık beklemeden yardım ettiği ve işbirliği yapmak isteğinde samimi olduğu intibası oluşturulmalı. Elimizdeki bütün propaganda imkanlarıyla durmaksızın, az gelişmiş ülkelere yapılan Amerikan yardımının karşılıksız bir yardım olduğunu, ard niyet taşımadığını bütün kafalara sokmalı, bu konuda hiçbir masraftan çekinmemeliyiz. Bu arada ideolojik savaşa ara vermemeliyiz. Bu ülkelere yatırım yapan kapitalistlerimiz, teknik eksperlerimiz ve diğer uzmanlarımız az gelişmiş ülkelerin milli ekonomilerinin bütün dallarına girmeli, onları bizim çıkarlarımıza göre geliştirmelidir. Bu ülkelerdeki politik bakımdan güvenilir yerli işadamlarının ulusal çabaları da teşvik edilmelidir.” 

Churchill, İnönü’yü ikna için Adana’ya geldi

ABD ile ilişkilerin seyrine bakıldığında, Atatürk döneminde bağımsız iki devlet ilişkisi İkinci Dünya Savaşı sonrasında yeniden Türkiye aleyhine dönmeye başladı. 1941-1944 yıllarında, ABD ve batılı ülkeler Türkiye’yi kendi yanlarında savaşa sokmak için büyük uğraş verdi. 1940’ta Almanya’nın Fransa’ya saldırması, İtalya’nın da Almanya’nın yanında yer almasıyla savaş Akdeniz’e de yayıldı. Bu durumda İngiltere ve Fransa, üçlü ittifak gereği Türkiye’nin de savaşa katılmasını istedi.

Müttefikler özellikle Kuzey Afrika’da yenilen Almanya’yı, Balkanlardan atmak için, Avrupa ve Balkanlarda Almanya’ya karşı girişecekleri savaşlarda, Türkiye’nin de yer almasını istiyordu. Müttefiklerin bu kararı 1943’de Adana’ya gelen Churchill tarafından Cumhurbaşkanı İnönü’ye iletildi. Ancak, İsmet İnönü’nün izlediği ince dış politika sayesinde Türkiye bu savaştan kayıpsız çıktı. Türkiye, tüm baskılara rağmen, tarafsız kalmayı başarabildi.

ABD’yi  aktif hale getirdi

Truman Doktrini’nin, önemli bir sonucu, aldığı yardım sayesinde Türkiye’nin Sovyetler’e karşı kendini daha rahat hissetmesiydi. Ayrıca bu yardım Türkiye ile Batı Bloğu arasındaki ilişkileri iyileştirmiş ve Türkiye’nin NATO’ya girmesini sağlayacak sürece katkıda bulunmuştu. Doktrin, kendisinden sonra gelecek olan Marshall Planı’na da öncülük etmişti. Doktrinin ardından ABD, geleneksel dış politikasını  değiştiriyor ve I. Dünya Savaşı sonundaki tutumunun aksine dünya siyasetinde aktif bir rol üstleniyordu.

ABD’nin Kıbrıs Kazığı

Kıbrıs’ta tarihe ’Kanlı Noel’ olarak geçen katliamın ardından Türkiye, Ada’ya müdahaleye hazırlandı. Dönemin ABD Başkanı  Johnson, İnönü’ye yazdığı mektupta, bunun kabul edilemez olduğunu bildirdi

Türkiye’ye sağladığı askeri malzemenin harekatta kullanılmasına izin vermeyeceğini ilan etti

Türk ve Rumların birlikte kurduğu Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yaşatmak yerine, soydaşlarımızı  ortadan kaldırmak için sinsice planlar yapan Rum çeteler, 1963 yılının Aralık ayında soydaşlarımıza yönelik saldırılar başlattı. Tarih sayfalarına ’Kanlı Noel’ olarak geçen bu hain saldırılarda çok sayıda Türk şehit oldu. Tüm diplomatik girişimlere rağmen Türklere yönelik katliamlar her geçen gün arttı. Tarihi Bayraktar Camii’nin bombalanması ve Rumların saldırdığı  bir köyde 50 Türk’ün katledilmesi, o dönemde iktidarda olan İsmet İnönü Hükümeti’ni harekete geçirdi. 13 Mart’ta Makarios’a  “Türkiye müdahale hakkını kullanacaktır” diyen bir nota verildi. Ardından hükümet, Kıbrıs’a müdahale kararı  aldı. Türkiye’nin bu çıkışı, ABD’yi şaşırttı. ABD, bölgede çıkacak bir savaşı kendi çıkarlarına aykırı buluyordu.

Johnson Mektubu

ABD Başkanı  Lyndon B. Johnson, bu düşüncesini iletmek amacıyla, 5 Haziran 1964 tarihinde Başbakan İsmet İnönü’ye bir mektup gönderdi. Son derece kaba bir üslupla yazılan bu mektup, tarihe “Johnson Mektubu”  olarak geçti. Mektupta, Türkiye’nin Kıbrıs’a tek taraflı  müdahalesinin Türk ve Yunan tarafları arasında savaşa yol açabileceği ve NATO üyesi olan bu iki ülkenin savaşmasının kabul edilemez olduğu ifade ediliyordu. Türkiye’nin müdahale kararı  almadan önce müttefiklerine danışması gerektiğine vurgu yapılıyordu.

Gecikmiş  cevap

Mektupta ayrıca, ABD’nin Türkiye’ye sağladığı askeri malzemenin bu müdahalede kullanılmasına izin verilmeyeceği de belirtiliyordu. Türkiye, bu mektubun ardından müdahale kararından vazgeçti. İnönü, 21 Haziran 1964’te ABD’ye giderek Başkan Johnson ile bir görüşme yaptı. Burada, Türkiye’nin gecikmiş cevabını da şu sözlerle veriyordu: “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de onun içinde yerini alır.” Bu sözlerin sarfedilmesinden birkaç ay sonra, İnönü iktidarının da sonu gelecekti. O tarihlerde, Adalet Partisi’nin (AP) başına ABD Amerikan Morrison firmasının temsilcisi olan Süleyman Demirel geçmişti. Demirel’in Adalet Partisi, 1965 seçimlerinde yüzde 53 oy alarak tek başına iktidar oldu.

Dünya 1963 yılındaki katliama seyirci kaldı

Kıbrıs’ta tarihe ’Kanlı Noel’olarak geçen saldırılar 1963 Aralık ayında başladı. Rumların eğittiği silahlı güçlerin, 20 Aralık gecesi Lefkoşa’nın Tahtakale semtinde evlerine gitmekte olan bir grup Türk’ün otomobillerine açılan ateş sonucu Zeki Halil ve Cemaliye Emirali adlı iki Türk şehit düştü, bir grup Türk de yaralandı. 21 Aralık günü bu saldırıyı  kınamak için Lefkoşa Türk Lisesi bahçesinde toplanan Türk öğrencileri EOKA çetesi mensupları tarafından kurşunlandı.

Rumları  cesaretlendirdi

ABD’nin Türkiye’nin askeri müdahalesine karşı çıkarak Ada’da yaşanan katliamı  seyretmesi, Rum saldırganlara daha da cesaret verdi. Rum çeteleri, kadın-erkek, genç-ihtiyar demeden Türklere karşı vahşice saldırdı.  İngiltere ve Yunanistan hükümetleri nezdinde harekete geçen Türkiye, Türklere yönelik saldırıların önlenmesini istedi. Makarios’un görüşmelere yanaşmaması ve saldırıların devam etmesi üzerine Türkiye, garantörlük hakkını tek başına kullanmaya karar verdi. 25 Aralık 1963 tarihinde Türk alayı, garnizonundan ayrılarak gerekli mevzilere yerleşti. Bu sırada Türk Hava Kuvvetleri’ne bağlı savaş uçakları da Lefkoşa üzerinde uyarı uçuşları yaptı.

364 Türk şehit olmuştu

Türk toplumuna karşı acımasız bir şekilde saldırıya geçen Rum radyosuna cevap vermek ve Türk toplumunun moralini yükseltmek gayesiyle Bayrak Radyosu yayına başladı. Kahpe saldırılar nedeniyle 103 Türk köyü  boşaltıldı. Birleşmiş Milletler aracılığı ile köylerini terk etmek zorunda kalan Türklerle ilgili araştırma sonuçlarına göre, olaylarda 364 Türk şehit oldu.

Mehmetçik Kore’ye Türkiye NATO’ya

Birleşmiş  Milletler Güvenlik Konseyi’nin çağrısına uyan Türkiye, Güney Kore’ye 4 bin 500 kişilik bir askeri birlik gönderdi. Bu jestin karşılığı NATO’ya üyelik oldu

Doğu Bloku’nun resmen ortaya çıkmasının ardından Brüksel Paktı sonucunda kurulan Batı Avrupa Birliği’ne ABD ve Kanada da katılınca 4 Nisan 1949’da NATO kurulmuş oldu. Demokrat Parti hükümeti TBMM’nin onayını almadan 4 bin 500 kişilik bir askeri birliği ABD’nin Sovyetler’e karşı mücadele verdiği Kore’ye göndermesiyle Türkiye’nin NATO’ya üyeliğinin önü açılmıştı.

2 başvuruya ret

Gazeteci Ergun Hiçyılmaz, o dönemde yaşananları şöyle anlatıyordu: “Türkiye, ABD öncülüğünde Batı Bloku ülkelerince oluşturulan NATO’ya üyelik başvurusunda bulunmuştu. Ne var ki bu başvuru olumlu karşılanmayacak, Eylül 1950’de ikinci başvuru da onaylanmayacaktı. 21 Eylül 1951’de NATO, Türkiye’yi Yunanistan ile birlikte çağırmış ve gerekçe olarak Akdeniz güvenliğini göstermişti. NATO’nun bu kararında öncelikle Rusya’nın sert politikası kadar, Türkiye’nin Kore Savaşı’na katılması da büyük rol oynamıştı. Türkiye, Güney Kore’nin yanında yer almak için Kore’ye asker gönderme kararı almış 5 gün sonra da NATO’ya giriş başvurusunda bulunmuştu.”

20-24 Eylül 1951 tarihleri arasında Ottova’da toplanan Kuzey Atlantik Paktı  Konseyi’ne dahil olan 12 devlet temsilcileri, Türkiye’nin üye olmasını tavsiye eden kararı, ittifakla tasdik etmişlerdi. Ardından Türkiye Atlantik Paktı üyesi olacaktı. Dönemin Başbakanı  Adnan Menderes, Türkiye’nin üyeliğini büyük bir memnuniyetle karşıladığını belirtecek ve şu açıklamayı yapacaktı:  “Bu müspet gelişme, hükümetimizin takip etmekte olduğu ve milli bir politika olarak umumi efkarımızca kuvvetle desteklenmektedir. Sonuca barışçı ve azimli siyasetin tabii bir neticesi olarak bakmak doğru olur.”

En ağır zayiat

Kore’ye asker göndermekle NATO’ya üye olmanın daha kolaylaşacağı düşüncesinin bazı çevrelerde sık sık telaffuz edildiğini de hatırlatan Gazeteci Ergun Hiçyılmaz, şu gerçeğe dikkat çekmişti: “721 şehit, 2147 yaralı, 234 esir ve 175 kayıp Birleşmiş Milletler gücünün en ağır zayiatı olmuş ve Türkiye NATO ve dünya barışı için büyük bir bedel ödemişti.” 

Adnan Menderes’e kredi yerine vaat

Adnan Menderes liderliğindeki Demokrat Parti döneminde Türkiye’nin NATO’ya girmesinden sonra ABD ile bir çok ikili antlaşma imzalanmıştı. 1954’de imzalanan “Askeri Kolaylıklar Antlaşması” ile Türkiye’de bir Amerikan stratejik hava üssü (İncirlik) kurulmasına izin verilmişti. Hatta 1958’de Irak devrimi sonrasında ABD’nin Lübnan çıkarması  sırasında Türkiye’deki üslerin NATO amaçları dışında kullanılmasına göz yumulmuştu. Türkiye’den ABD’ye ilk üst düzey ziyaret, DP iktidarı döneminde 1954 yılında Cumhurbaşkanı  Celal Bayar tarafından gerçekleştirildi.  Başbakan Adnan Menderes’in ABD ziyaretlerinin ana gündem maddesi ekonomik ve askerî yardımlardı. Ancak stratejik müttefik, kredi yerine bir takım vaatlerde bulunmakla yetinmişti.

‘Amerikalı  it evine git’

ABD’nin ünlü 6. Filosu, 1968 yılında İstanbul’a demir atarken, üniversiteli gençliğin dilinde şu slogan yankılanıyordu:

Türk Bayrağı’nı  yırtan, sokaklarda kızlarımızı taciz eden ABD askerleri  karga-tulumba denize atılınca, İstanbul’a geldiklerine pişman olmuştu.

Kıbrıs sorununda ABD’nin tutumu, Vietnam Savaşı, Ortadoğu’da ABD’nin İsrail yanlısı  tavrı ve İsrail-Arap savaşı, 1960’lı yılların gençliğini Amerikan karşıtı bir tavır almaya sevk etti. İşte böyle bir ortamda ABD’nin Akdeniz’deki gücü 6. Filo Türkiye’ye davet edilmişti. Uzun süre karadan ve kadınlardan uzak kalan Coni’leri taşıyan 6. Filo’nun ziyareti, ülkede büyük infial yarattı. ABD askerleri, gençliğin hedeflerinden biri oldu. Aslında bize hiç  yabancı değildi bu filo. Kıbrıs’taki soydaşlarımıza yardım için giden Türk gemilerinin önünü keserek harekatı engellemeye çalışan 6. Filo’ydu. İşte tüm bu acı gerçeklere rağmen, 15 Temmuz 1968 tarihinde 6. Filo’ya bağlı bir uçak gemisi, 5 destroyer Dolmabahçe’ye demirliyordu. Ancak, ABD askerleri, beklemedikleri bir tepkiyle karşılaşıyor ve Türk topraklarına ayak bastıklarına pişman oluyordu.

Katran döktüler

İlk önce öğleye doğru ellerinde Türk Bayrakları taşıyan bir grup genç Dolmabahçe’ye kadar gelmiş; tepkilerini göstermek için Türk Bayrağı’nı yarıya kadar göndere çekmişti. Fakat bu yalnızca başlangıçtı. Bir pavyonda 150 kuruş için hesaba itiraz eden 3 Amerikan eri dışarı çıktıklarında üzerlerine boya ve katran atılmıştı.. Bu tüm İstanbul’da böyleydi. Amerikalılar, görüldükleri her yerde başta üniversiteli gençlik olmak üzere toplumun her kesimi tarafından protesto edilmekte, bindikleri araçların camları kırılmaktaydı. Amerikan askerlerine karşı girişilen eylemler. 1967-1969 yılları arasında özellikle eğlence yerlerinin ve genelevlerin bulunduğu Beyoğlu’nda Amerikan askerlerinin başlarından keplerini kapmak, üstlerine kırmızı boya atmak, üniformalarını jiletlemek, ya da kıstırıp hırpalamakla başlayan antiemperyalist eylemler askerlerin denize atılmasına kadar varmıştı. Bunun üzerine Coniler, soluğu savcılıkta almak zorunda kalmıştı

Polislerimiz topladı

İstanbul, İzmir, Trabzon’da şiddetlenen 6. Filo karşıtı eylemler, 1968 Temmuzunda zirveye tırmanır. Bunda ABD askerlerinin, Türk bayrağını yırtmaları ve Türk kızlarını taciz etmelerinin büyük etkisi olur. 17 Temmuz akşamı da İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencileri, Gümüşsuyu’nda Amerikan askerlerinin yatmakta olduğu oteli basar. İstedikleri tek bir şey vardır: Bu topraklardan Amerikan askerlerinin defolup gitmeleri. Amerikalılar şaşkınlık içindedirler. ABD ve emperyalizm karşıtı gençliğin protesto yürüyüşleri, artık tüm İstanbul’u sarmıştı. “Amerikalı it, evine git”, “Bağımsız Türkiye” sesleri artık 7’den 70’e herkesin kulaklarında yankılanmaktaydı. Amerikan askerlerini İstanbul sokaklarından Türk polisi toplamak zorunda kalmıştı. Temmuz ayında, İstanbul’da sürekli protesto edilen ve tartaklanan ABD askerlerinin korunması için, dönemin İçişleri Bakanı Faruk Sükan, emniyet teşkilatına kesin talimat vermişti. Polis, o akşam verilen emre uyarak İTÜ yurdunu basar. Protesto gösterilerine katılan öğrencilerden İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi Vedat Demircioğlu, yurdun penceresinden düserek ağır yaralanır. Demircioğlu, hemen Taksim İlk Yardım Hastanesi’ne kaldırılır.

Halk destek verdi

Ancak, 24 Temmuz 1968 Çarsamba günü hayatını kaybeder. Arkadaşlarını kaybeden öğrenciler, protesto gösterilerini yoğunlaştırır. Taksim’den yüzlerce genç, Dolmabahçe’ye doğru yürüyüşe geçer. “İstanbul Amerikan genelevi, Türk kızları Amerikan cariyesi” olamaz diyen gençlerin etrafında kısa sürede halktan ve esnaftan binlerce kişi toplanır. Yakalanan tüm ABD askerleri denize atılır.

‘İhtiyaç molası’ veren Conileri denize döktük

Uzun süredir karadan ve kadınlardan uzak kalan Amerikalı Coni’lerin “ihtiyaç molası” için İstanbul’a demir atan 6. Filo, Türkiye’yi ayağa kaldırmıştı.  Üniversite gençliğinin başını çektiği göstericiler, Coni’lerin defolup gitmesi için sokağa dökülürken, İstanbul alışılagelmemiş  eylemlere tanıklık ediyordu. Beyaz badanalı, temizlenmiş genelevlere gitmek için Dolmabahçe’ye çıkan ABD askerleri beklemedikleri bir tepkiyle karşılaşmıt. Kafalarında golf sopaları kırılan ABD askerleri, emperyalizm karşıtı gençler tarafından denize atılmıştı.

6. Filo, sağ-sol çatışmalarını tetiklemişti

1968 yılında 6. Filo’nun Türkiye’ye yaptığı ziyaret, üniversite öğrencileri arasında ilk kez sağ-sol çatışmaları yaşanmasına neden olmuştu.

ABD’nin 6. Filo’sunun Türkiye ziyareti, öğrenciler arasında kanlı sağ-sol savaşının miladı  olmuştu. 1968 olaylarını tetikleyen, üniversite işgallerinden çok ABD’nin 6. Filosu’na karşı, gençlerin başlattığı  mücadeleydi. Bu nedenle ziyaret, Türkiye’nin kaderinde dönüm noktalarından biriydi. O dönemde, ABD’yi küstüren komünist, komünist de ABD karşıtıydı. Ziyaret nedeniyle başlayan protestolar sonrası, polisin karargaha dönmüş bir öğrenci yurdunu basması sonucu bir öğrenci ölmüş, bu olay, gösterileri daha da büyütmüştü. 16 Şubat 1969 tarihinde İstanbul Bayazıt Meydanı’nda ABD’nin 6. Filo’sunu protesto etmek için 76 gençlik örgütü toplanmıştı. En önde Türk bayrağı, arkada şu pankartlar vardı: “Geldikleri gibi gidecekler”, “Emperyalizm ve yerli uşaklarına karşıyız”,  “Rezil coni bir daha gelme”, “Amerikan iti toprağımızda havlayamaz.” Beyazıt’tan başlayıp Taksim’de sona erecek olan anti-emperyalist, bağımsız Türkiye miting için işçiler, öğrenciler toplanmaya başlarken, aynı saatlerde Beyazıt Camii ve Dolmabahçe Camii doluyordu. Fakat bu sefer Amerikan muhiplerin sayısı  oldukça artmıştı. 

Provakasyo

Bugün Gazetesi’nden Mehmet Şevki Eygi; “’Büyük fırtına patlamak üzeredir, Müslümanlar ile kızıl kafirler arasında topyekün savaş kaçınılmaz hale gelmiştir… Müslüman kardeşim, sen bu savaşta bitaraf kalamazsın. Ben namazımı kılar, tespihimi çekerim… Etliye, sütlüye karışmam deyip de kendine zulüm edenlerden olma, gözünü aç, bak!.. Onlarda taş, sopa, demir, molotof kokteyli mi var? Biz de aynı  silahları kullanmaktan aciz değiliz… Cihat eden zelil olmaz. Sağ kalırsa gazi olur, canını verirse şehitlik şerefini kazanır” şeklinde provakatif yazılar yazarak olayların büyümesine zemin hazırlamıştı. Sağ ve sol görüşlü öğrenciler, meydanda karşılaşmış, tarihe ’Kanlı Pazar’ olarak geçen olaylarda 2 kişi ölmüş, 200 kişi yaralanmıştı.

‘Sokağa dökülmekle halledilmez’

6. Filo resmi yetkililerce İstanbul’da 21 pare top atışıyla karşılanmıştı. O dönemde, Süleyman Demirel’in liderliğini yaptığı Adalet Partisi iktidardaydı. 1965 seçimlerini yüzde 53’lük bir oy oranıyla kazanan Demirel Hükümeti, 68 öğrenci olaylarıyla sarsılmıştı. Olayları  “hür olan memleketlerin işareti” olarak nitelendiren dönemin Başbakanı Demirel, 22 Mart 1969’da düzenlediği basın toplantısında, “1960 modeli olayların tekrarını hayal edenler var. Ellerinde kronometre, hükümetin meşrutiyetini kaybetmesini bekliyorlar”  diye konuşmuştu. Demirel, ilerleyen ta-rihlerde olayların yayılması  üzerine, sıkıntılar yaşandığını belirterek, “Sokağa dökülmekle hiçbir mesele halledilemez” demişti.

Hoşgeldin denizci!

Bu arada, Atatürk’ün emperyalistleri İzmir’de denize dökmesinden sonra, Batının kanlı  çizmesi ilk kez Demokrat Parti’yle Türkiye’ye girmişti. ABD’nin, Tükiye’nin dış politikasında neredeyse tek dayanak noktası  haline gelmesi 1950’li yılların başına rastlar. Türkiye’yi NATO’ya sokan DP’nin, Missouri Zırhlısı’nı İstanbul’a davet etmesi, Türk tarihinin kara bir günüdür. Missouri, Amerika’nın en önemli ve meşhur gemilerinden biriydi. Japonya’nın teslim anlaşması  bu zırhlıda imzalanmıştı. 1946’da vefat eden ABD Büyükelçimiz Münir Ertegün’ün naaşını getirmişti. Buraya kadar herşey normal. Ancak, ziyaretin bizim açımızdan dramatik bir yanı  vardı DP iktidarının emriyle, İstanbul’da gazinolar ve genelevler boyanır, tüm kent süslenir, ABD askerlerinin İstanbul’u kirletmeleri için her türlü hazırlık yapılır. Genelevin duvarlarının beyazlara boyanması ve üzerine de İngilizce “Hoşgeldin denizci”  yazılması hâlâ hafızalardadır.

Osman Baydemir petrolümüzden pay istemişti

Federalizm oyunu

Ulus devlet anlayışına dayalı bir yapıyı kesinlikle reddeden ABD menşeli NGO destekli siyasal oluşumlar, Türkiye’de federatif bir yapıyı savunmaktan hiçbir zaman çekinmiyor

ABD çift kutuplu dünyadan, tek kutuplu dünyaya geçişte küreselleşme ile birlikte kendi kültürel kodlarını da dünyaya kabul ettirmişti. Bu kültürel kodları dünyaya yayacak araçlar da bellidir: NGO’lar. Hükümet dışı kuruluşlar olarak bilinen NGO’lar, tüm dünyaya sivil toplum örgütleri olarak lanse edilmişti. 12 Eylül sonrası  başlayan liberalizasyon süreci, ABD destekli ve NGO araçlı  popüler kültür operasyonuyla desteklenirken, aynı zamanda ‘ademi-merkeziyet’ kavramı Türkiye’nin gündemine girmişti.

Hedefi ulus devlet

NGO’lar ulus devlet anlayışına dayalı bir yapıyı kabul etmediği gibi, böyle bir yapının içerisinde barınması da mümkün değildi. Bu nedenle NGO’ların birinci hedefi ulus devlet yapısıdır. Ancak bunun önünde bir engel vardır: Türk Milleti. Devletine ve memleketine, uğrunda ölecek kadar bağımlı, şehit olunca ‘vatan sağolsun’ diyecek kadar mağrur bu millet, NGO’ların şekillendirmeye çalıştığı toplum yapısına uygun değildi. NGO’lara göre, Türkiye’nin ‘devletsizleştirilmesi’ operasyonu için, sadece yıkma üzerine odaklanmış veya yıkılana ses çıkartmayacak bir halkın altyapısı oluşturulmalıydı.

Anarşistler sahnede

Yıkma noktasında ‘anarşistler’ ortaya çıkar. Sol içinde dahi kabul görmeyen, bu kesimin felsefesi ‘Hedef hiçbir şey, hareket her şeydir’. Sosyal demokrat düşünür Bernstein’ın bu sözü, sosyal demokratlar tarafından ‘değişim nedeniyle yerinde duramamak’ olarak açıklansa da NGO’ların istediği ve ‘hedefsizliği’ kabul eden bir toplum için felsefe haline getirilmeye çalışıldı. Bu söze en uygun eylem karakteri de anarşistlerde vardı. Kendini farklı fraksiyonlarda tanımlayan, ancak eylem karakteri itibariyle anarşizme yatkın olan kişilerin öncülük ettiği bazı NGO’lar veya NGO’laşan kitle örgütleri, sokakları  kargaşa alanına çevirdi. Önceleri yüzbinlerce insanı sokağa dökebilen ancak, git gide temsil ettiği kitlelerin talebi dışında söylemler geliştiren bazı sendikalar, bugün 1500-2000 kişiyle eylemler yapmaya başladı. Onlara göre, küresel diktatörlerin de saldırdığı vatanseverler, ‘faşist, diktatör, halk düşmanı’dır. Onlara göre, Irak’tan gelen bölücü teröre karşı Türkiye müdahale hakkını kullanırsa ‘işgalci’, ama tarihin gördüğü  belki de en eli kanlı feodal beylerden olan Barzani ise’bağımsızlık savaşçısı’dır.

ABD küresel emperyalizminin farklılıklar üzerine kurulu yapısı, bu farklılıkları  kendi küresel değerleriyle doldurarak yeni bir idari ve yönetim biçim ortaya koymuştu. Avrupa Birliği’nden cesaret alan DTP’li Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde üretilen petrollerden pay isteme cüretinde bulunmuştu. Baydemir’in, 19 Ekim 2006 tarihinde Avrupa Parlamentosu’nda yaptığı  konuşmada, ‘Petrolden sağlanan gelirin bir bölümünü’ talep etmesi, kamuoyunda geniş yankı bulmuştu. Sonuçta kültürel farklılıklar üzerine kurulu kültürel anlayış ve bu kültürel anlayışın küresel değerlerle süslenmiş popüler kültür değerleri, milli değerleri ortadan kaldırırken, toplumu atomize ederek birbirinden habersiz kitlelerin varlığını ortaya çıkarmaya çalıştı.

Yıldırım açıkladı

Türkiye’nin sosyal, kültürel, siyasal bütün değerlerini alt üst etmeyi hedefleyen bu oluşumların sorgulanması Türkiye’nin ulus devlet bütünlüğü  açısından da kaçınılmazdı. ABD’nin masum görünen yaşam biçimi operasyonunun siyasal sonuçlarını, Mustafa Yıldırım, Sivil Örümceğin Ağı isimli kitabında, Turgut Özal’ın Başbakanlığı döneminde, İçişleri eski Bakanı Abdülkadir Aksu’nun kendi ağzından yaptığı şu açıklama ile özetliyor:

Yönetici seçilecek

‘Olursa her ilde bir yönetici olacak, o da seçimle gelecek. Şu an da atanmış vali ve seçilmiş belediye başkanı birlikte olmayacak. Bu konu da partide araştırma ve geliştirme bölümü çalışıyor. (…) En iddialı projelerimizden biri de, her il ve ilçelerde bir nevi, ‘yerel parlamento’ alarak adlandırılabilecek çalışma sistemi kurmak.’

Kardeşim Özal arıyor

Topluma karşı uygulanan psikolojik harp tekniklerinin önde gelen aracı olan televizyonla ABD’nin güç gösterileri naklen izletildi. 12 Eylül sonrası toplumu atomlarına kadar bölmeyi amaçlayanların kullandığı  bir başka öğe de televizyon. Televizyon beyin iğfal şebekesinin en önemli silahı. Topluma karşı uygulanan psikolojik harp tekniklerinin önde gelen aracı. Televizyon sayesinde kitleler tek bir fikir etrafında toplanabiliyor. Ama nasıl? Tek kanallı dönemde, Amerikan’ın Türk toplumuna dayattığı, kovboy filmleri Çok değil bundan 10-15 yıl önce Türkiye ve tüm dünya televizyondan canlı yayın savaş izledi. Birinci Körfez Harekatı’nda füzeler canlı  olarak havada uçuştu. Bu ABD’nin tüm dünya üzerinde bir güç gösterisinin parçasıydı. Elbette ki bu güç gösterisi Türkiye üzerinde de etkili oldu. Dönemin ABD Başkanı Baba Bush’un canlı yayında açıklama yaparken ‘Türkiye’den dostum Turgut Özal arıyor’ açıklamasını  yapması, Türkiye’nin önemli bir ülke olmasının sadece popüler bir göstergesiydi, ama çok büyük bir gösterge olarak algılanmasının  önüne geçilemedi. Türkiye’de beyinleri ABD işgal ediyordu.

Erdoğan’ı da davet etmişlerdi

Ulus devletlerin popüler kültür kodlarıyla yok edilmesi temel amaçlarından biri olan NGO’lar, dünyanın dörtbir yanındaki siyasetçilerle de yakınlan ilgiliydi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bir ABD ziyareti sırasında kendisini davet Dış İlişkiler Konseyi’nin davetini kırmayarak bir konuşma yapmıştı.

Amerika finanse ediyor

NGO’ların can damarı olan ekonomik kaynaklarının geldiği merkezin ABD olması, bu operasyonun kim tarafından yönetildiğini ise çok iyi kanıtlamaktaydı. 12 Eylül sonrasının ürünü NGO’lar öncelikli olarak bir ülkeye girdiklerinde o ülkelerin farklılıklarını  ön plana çıkarmakta ardından bu farklılıklar temelinde, ademi-merkeziyetçilik temelinde ‘yerinden yönetim’i gündeme getirmektediydi. Bunun adı, ‘Bir ülkenin bütünlüğü içerisinde kaynaklarını değerlendirip, kendi kararlarını kendisi vermesi sürecini değil, farklı  yapıların çok sesliliği ile küresel güç odaklarına eklemlenmesi, ulus devletlerin federasyon olarak yeniden yapılandırılması’dır.  

Milliyetçiliğe düşman

NGO’ların sivilleşme, ademi-merkeziyet gibi kavramlarına baktığımızda öncelikli olarak karşımıza çıkan sonuç, milliyetçiliğin ortadan kaldırılmasıydı. Milliyetçilik ve merkezi devlet kavramlarını her fırsatta yıpratmayı  kendisine hedef olarak seçen NGO’lar, özellikle ABD’den büyük destek alıyor. Bunun sonucunda Türkiye’yi hem idari, hem siyasal, hem de kültürel olarak bir bütün halinde dönüşüme uğratmak istemektedi. NGO’lar popüler kültürü kendilerine destek almak koşuluyla, toplumsal değer yargılarını hedef alan politik söylemleriyle, Türkiye’nin bütünlüğünü hedef alan, bunun için de özellikle ABD’den destek gören kuruluşlar olarak karşımıza çıkmakta.

Evren de eyaleti savunmuştu

12 Eylül’ün ardından popüler kültür atağı, NGO’ların faaliyetleri ve bunun sonucunda özellikle gençlik üzerinde milli hassasiyetlerin yok edilmesi bir bütün içerisinde düşünülürse anlam kazanıyordu. Bunun sonucunda NGO destekli, siyasal oluşumlar Türkiye’den federatif yapıyı  talep etmektedi. 12 Eylül’ün mimarı 7′inci Cumhurbaşkanı  Kenan Evren’in ‘12 Eylül sonrasında Türkiye’nin eyaletlere bölünmesi yönünde çalışma yürüttükleri’ itirafı da ilginçti. Evren, Sabah Gazetesi’nde yayınlanan röportajında, şunları söylemişti: ‘DTP, Meclis’e girmeli. Bu ortamı yumuşatır. Meclis’e komünist olan da sağcı olan da İslamcı olan da giriyor. Bu da gelsin girsin. Meclis’e gidemeyecekse neden parti kuruluyor. Diyorlar ki ‘Kürtler bağımsızlığını ilan eder. Edemez! Kürtlere kardeş  muamelesi yapmalıyız. Kaç senesi var bilmiyorum ama Türkiye ileride eyalet sistemine geçebilir. ‘ Daha sonra, bir başka gazeteye beyanat veren Evren, bu eyaletleri ‘Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Erzurum, Diyarbakır, Eskişehir, Trabzon’ olarak sıralamıştı. Muğla Cumhuriyet Başsavcılığı’nın sözleri nedeniyle hakkında inceleme başlatması nedeniyle Kenan Evren, eyalet sistemi değil, ‘Bölge valiliği’ sistemini önerdiğini söylemek zorunda kalmıştı.

Mehmet Ali Birand bu gerçeği  ‘12 Eylül 04.00’ kitabında açıklamıştı

12 Eylül’den ABD haberdardı

Dönemin ABD Başkanı  Jimmy Carter’a iletilen “Bizim çocuklar işi bitirdi” anlamındaki mesaj, 12 Eylül’ün ABD’nin bilgisi dahilinde yapıldığı  tartışmalarına yol açmıştı. Ekonomik literatüre ’24 Ocak Kararları’ olarak geçen ve yapısal dönüşümleri içeren program, ancak 12 Eylül gibi, bir “demir yumruk” la uygulanabilirdi. Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, 12 Eylül 1980 tarihinde ülke yönetimine bütünüyle el koymuştu. 12 Eylül 1980’e gelindiğinde işsizlik, kıtlık ve işyeri anlaşmazlıkları ile yoğunlaşmıştı. Darbenin ardından, siyasi cinayetlerin çok kısa sürede sona ermesi, güvenlik güçlerinin şiddet eylemlerini darbe öncesinde neden önlemediği ya da  önleyemediği sorularını da beraberinde getirdi.

Carter’a ilginç  mesaj

ABD yönetiminin darbeden haberdar olduğu ve darbe gecesi Başkan Jimmy Carter’a “bizim çocuklar işi bitirdi” anlamında bir mesajın, bir toplantının ortasında iletildiğinin anlaşılması, 12 Eylül’de ABD’nin rolü konusunu da tartışmalara açtı. İlk kez Mehmet Ali Birand’ın 12 Eylül 04.00 (1984) adlı kitabında ortaya atılan, darbe sırasında dönemin ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Türkiye Masası Sorumlusu Paul Henze’in askeri müdahaleyi haber alırken haberi ulaştıran diplomatın “your boys have done it” “seninkiler yaptı/bizim çocuklar işi bitirdi” anlamındaki konuşması, 12 Eylül’de ABD’nin rolü konusunda tartışmalara neden olmuş. Henze’den sonra “Ankara’daki çocuklar başardı” şeklindeki mesaj Carter’a iletilmişti. Paul Henze 2003 yılında bir Türk gazetesine verdiği demeçte, “Bizim çocuklar işi başardı” sözlerinin Mehmet Ali Birand’ın uydurması olduğunu belirtmiş, ancak kısa bir süre sonra Birand 1997’de Henze ile yaptığı görüşmenin sesli ve görüntülü kayıtlarını yayınlayarak Henze’i yalanlamıştı.

AB de destek verdi

Darbenin ardından, emek örgütleri başta olmak üzere mesleki kuruluşlar, dernekler ve partiler kapatılmalı, yasama ve yürütme gücü, tartışmasız bir ortamda, sınırsız yetkilerle donatılmış bir yönetime verilmeliydi. Nitekim öyle oldu ve ABD başta olmak üzere Avrupa Birliği’nin “demokratik”  desteği altında; beş kişilik Milli Güvenlik Konseyi’nin her kararı yasa sayıldı. Tüm siyasi partiler, dernekler, meslek örgütleri kapatıldı, yüzbinlerce insan gözaltına alındı, 50 kişi idam edildi.

Tahribatı  çok fazla

12 Eylül’ün Türk toplumunda yarattığı çöküntü, çok yönlü ve çok boyutludur. Ancak en büyük zarar; Cumhuriyet’le kurulan ulus-devlet yapısına, bu yapıya biçim veren yönetim anlayışına ve tümünü içine alan siyasi işleyişe verildi. Bağımsız iç ve dış politika, sosyal devlet anlayışı ve ulusal hakları koruma iradesi, hemen tümüyle yok edildi. Siyasi bozulmanın partilere yansıyan etkisi, doğal olarak bölünme, parçalanma ve yabancılaşma oldu. Bugün Türkiye’de 49 yasal parti bulunmaktadır. Bunların en büyükleri bile, yüzde onluk seçim barajını aşmayı başarı  sayacak kadar etkisizleşmiştir. Hemen tümü denetim altındadır. Varlıklarını sürdürebilmek için, ulusal haklardan ödün vermeyi alışkanlık edinmişlerdir. Yoksullaşan halk siyaset dışında kalmış, Türkiye’de ulusal siyaset yapılamaz hale gelmiştir. Aydınlar yok edilmiş, halk etkisizleştirilmiştir.

24 Ocak Kararları ile Türkiye, yabancı sermayeye kapılarını sonuna kadar açmıştı. IMF’nin nihai hedefi Türkiye’yi esir almak

Uluslararası Para Fonu’nun bu programı ile stratejik milli kurumlarımız, özelleştirme adı altında sömürü yapılarına peşkeş çekildi.

1980’li yıllar Türkiye açısından değişim yılları olarak adlandırılmaktaydı. ABD ile Türkiye yakınlaşmasının en doruk noktasına ulaştığı  bu yıllarda Türk parasının convartibilite olmasından, “bir koyup üç almaya” kadar geniş bir perspektifte Türkiye dünyaya açılmıştı. İşte böyle bir ortamda, Türkiye’nin yolsuzluklara çözüm bulabilmesi için liberal ekonominin uygulaması gerektiğini söyleyen ABD’ci ekonomi mantığı aynı zamanda Türkiye’nin milli ekonomiden uzaklaşmasının da önünü açtıklarının farkındaydı. Ekonomiye yapılacak en önemli operasyon, Türkiye’nin milli ekonomi anlayışından uzaklaşmasıydı. Bunun için Türk ekonomisinin kurumlarını dünyaya açtılar.

Düşman kardeşler

Milli ekonominin hedef alınması  operasyonu aslında 12 Eylül öncesine denk geliyor. 12 Eylül sonrasında düşman kardeşler gibi hareket eden Süleyman Demirel ile Turgut Özal’ın o dönemler arası iyidir. Süleyman Demirel, 1979 yılında Başbakanlık Müsteşarlığı’na getirdiği Turgut Özal’a, yeni bir ekonomik istikrar programı hazırlama görevi vermiş ve program kısa sürede hazırlanmıştı; bir başka deyişle IMF tarafından hazırlanmış olan program, 24 Ocak 1980’de kamuoyuna açıklanmışdı. Tarihe 24 Ocak kararları olarak geçen bu süreç sonrasında Türkiye adeta ekonomide tamamen yabancı  piyasaların esiri haline getirildi. IMF’nin daha önce yaptıramadığı  isteklerini içeren program; Türkiye’yi tek taraflı olarak yabancı sermayeye açmıştı.

Kırılma noktası

Araştırmacı Yazar Metin Aydoğan bu süreci şöyle değerlendiriyor: “1980 yılı Türkiye için, ekonomi ve siyaset başta olmak üzere, toplumsal yaşamın her alanında büyük bir çöküşün yaşandığı bir kırılma noktasıdır. 1980’den söz edilince herkesin aklına, silahlı  bir hareket yani darbe gelir. Bu, olayın gerçek boyutunu ortaya koymayan eksik bir yaklaşımdır. 12 Eylül, terör olaylarının zorunlu kıldığı  bir sonuç değil, ülkeyi küresel isteklere sınırsızca açan bir başlangıçtır. 12 Eylülle gerçek darbe; Türkiye’nin ekonomisine, siyasetine ve ifadesini Atatürkçülükte bulan ulusal bağımsızlık geleneklerine yapılmıştı.”

’24 Ocak Kararları’nın mimarı Turgut Özal’dı

Dönemin Başbakanlık Müsteşarı  Turgut Özal, IMF tarafından dayatılan ekonomik programı 24 Ocak 1980’de kamuoyuna açıkladı. Tarihe 24 Ocak Kararları  olarak geçen bu programa göre, yüzde 32.7 oranında devalüasyon yapılacak, devletin ekonomideki payı küçülecek, tarım  ürüleri destekleme alımları sınırlandırılacak ve yabancı  sermayeye kapılar sonuna kadar açılacaktı. Toplumda büyük tartışma yaratan bu kararların ardından 6 Kasım 1983’te yapılan seçimlere Anavatan Partisi’nin başında katılan Turgut Özal, yüzde 45.1’lik oy oranıyla tek başına iktidar olacaktı.

Bayar ile Menderes’in gerçekleşmeyen rüyaları

Türkiye’nin 3. Cumhurbaşkanı  Celal Bayar, Türkiye’nin ’Küçük Amerika “ olmasını  isterken, Demokrat Parti Lideri Adnan Menderes de ” Her mahallede bir milyoner “ hayal ediyordu.

Gazeteci Faruk Bildirici,  3 Ekim 1999 tarihinde Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan ” En popüler söz yığını “ başlıklı yazısında, Celal Bayar’ın Küçük Amerika benzetmesini de hatırlatıyor:

” DP lideri Celal Bayar, 20 Ekim 1957’de Taksim’de yaptığı konuşmada Nihat Erim’in, “Türkiye’yi küçük bir Amerika yapacağız” sözlerini, biraz değiştirerek tekrarladı: “Öyle ümit ediyoruz ki, 30 sene sonra bu mübarek memleket 50 milyon nüfusu ile küçük bir Amerika olacaktır.

Bayar’ın 30 yıl önceki sözlerinin sadece nüfus ile ilgili bölümü yerini buldu; Türkiye değil 50 milyon, 65 milyonluk bir ülke haline geldi. Zaten Türkiye’de politikacıların nüfusla ilgili takıntısı hep oldu. DP iktidarı, zengin bir ülkenin zengin vatandaşları olmayı vadetmişti hep. Bu felsefe, Adnan Menderes’in dilinden de ifadesini buldu: Her mahallede bir milyoner yaratacağız. Aslında Menderes’in bu sözü, Mustafa Kemal’in 1923’te ‘Memleketimizde birçok milyonerin hatta milyarderin yetişmesine çalışacağız,’ diyerek ifade ettiği hedefin sloganlaştırılmış haliydi. Slogan yerine ulaştı  ve DP, 1950 seçimlerinde oy patlaması yaşadı. En çok şaşıran CHP yöneticileriydi.” 

ABD’nin O.Doğu’daki BÜYÜK  İSRAİL DEVLETİ

Bütün  çalışmalar, bu devletin Kızıldeniz, Nil ve Fırat nehirleri arasında kurulması için Amerika, işgal ve savaşlarla Ortadoğu’yu sıkı denetim altına almayı  planlıyor

İkinci Dünya Savaşı döneminde ABD Başkanı Franklin Delano Roosevelt, petrol zengini Suudi Arabistan’ın savunulmasının ülkesinin yaşamsal çıkarları açısından öncelikli olduğunu açıkladığında, ABD’nin Ortadoğu coğrafyasında bu tarihten itibaren daha “etkin” rol oynamaya  başlayacağı da anlaşıldı. Soğuk Savaş süresince SSCB ve ABD arasında mücadelelerin arenası olan Ortadoğu, Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından “tek güç” olarak kalan ABD’nin insafına kaldı.

Strateji: Böl, yönet

ABD ise yeni askeri doktrinini, “caydırıcılık” stratejisinden kendi çıkarlarını  tehdit eden ülkeleri “etkisiz hale getirme” bir başka deyişle “böl-yönet” stratejisine dönüştürdü. ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik sürdürdüğü politikanın esasını; Batı dünyasını  besleyen petrolün ve bu petrolün ulaşım yolları ile Basra Körfezi’nin kontrol altında bulundurulması, Amerikan çıkarlarına karşı olan tüm devletlerin, petrol kaynakları ve yeraltı  zenginlikleri ile baş döndüren Ortadoğu’da etkili olmasının engellenmesi oluşturmaktaydı. Özellikle Rusya, Çin ve AB ülkelerinin bağımsız bir petrol alanına girmesini önlemek birinci öncelikti.

Soykırım için milat

Theodor Herzl tarafından 1897’de İsviçre’de toplanan Birinci Dünya Siyonist Kongresi, Ortadoğu’da bir İsrail devletinin kurulmasını amaçlıyordu. İngiltere ve bazı Batılı devletler, Filistin topraklarında bir İsrail devletinin kurulmasına destek veriyordu. Böylece, 29 Kasım 1947’de, BM, Filistin topraklarının yüzde 56’sının 650 bin kişilik Yahudi nüfusuna, yüzde 44’ünün de 1 milyon 300 bin kişilik nüfusu bulunan Filistin’e verilmesini sağlayan bir planı onayladı. ABD’nin Ortadoğu politikasında, 1948 yılında kurulan İsrail devletinin güvenliğinin sağlanması da son derece önemli bir konuydu elbette. Nitekim, İsrail’in kurulması, Ortadoğu’da 1948 yılından itibaren başlayan savaş, zulüm ve soykırım dönemi için de bir “milat”  olacaktı. ABD’nin kanlı elleri, bu tarihten itibaren Ortadoğu  ülkelerinden çıkmadı.

ABD’nin İsrail’in güvenliğini sağlamak amacıyla belirlediği yol haritasında kuşkusuz ilk hedef İsrail’e yönelik en büyük tehdidi oluşturan Irak olmuştu. İsrail’in güvenliği açısından, Saddam yönetiminin devre dışı bırakılması  ve Irak’ta yeni bir rejim oluşturulması, ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarları açısından da önemliydi.

İran, önemli tehdit

ABD’nin Irak’ı şekillendirdikten sonra, muhtemel hedefinin, İsrail için diğer bir önemli tehdidin İran olabileceği değerlendiriliyor. Kuşkusuz aynı durum Suriye için de söz konusu olabilecek. ABD ve İsrail, bu sistem çerçevesinde öncelikle Ortadoğu’yu, daha sonra da Orta Asya’yı sıkı  denetim altına almayı planlıyor. Asıl hedef ise Nil Nehri-Kızıl Deniz ve Fırat Nehri arasında oluşturulmak istenen Büyük İsrail Devleti’nin kurulmasıdır.

Musevilere şirin görünmek için ‘kipa’  bile taktı

ABD Başkanı George W. Bush, 2006 yılında Amerikan Yahudi Komitesi’nin 100. yıl kuruluşu toplantısında yaptığı konuşmada, ülkesinin Siyonist İsrail’i desteklemekteki yükümlülüğünün kalıcı ve sağlam bir yükümlülük olduğunu vurgulamıştı. Kutlamaya, Bush’un yanısıra Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerinden bir çok üst düzey siyasi ve yönetim yetkilisi katılmıştı. ABD Başkanı Bush,un Yahudi lobisinin desteğini alabilmek için, Musevi din adamları ile görüşmelerde, başına ‘kipa’ takması da hâlâ hafızalarda.

Yahudiler sivil halkı  katletti

İsrail’in varlığı Ortadoğu’yu karıştırmaya yetti. Sadece 2006’da Filistin’de 660 kişi öldürüldü, bunların 141’i çocuktu.

İsrail Devleti’nin kuruluşu, 14 Mayıs 1948 tarihinde ilan edildi. Bu tarih, medeniyetlerin beşiği Ortadoğu’da kanlı çatışmaların başladığı tarihtir. Ortadoğu’da İsrail’in kurulmasının ardından savaş ve zulüm dönemi başladı. Araplar ve İsrail arasında çatışmalar ve savaşlar asla son bulmadı. İlk etapta, Mısır, Ürdün, Irak, Suriye ve Lübnan’dan gelen Arap kuvvetleri, Filistin’in Yahudilere verilmeyen güney ve doğu bölgelerini işgal ederek eski Kudüs’ü ele geçirdi. Şubat-Temmuz 1949 arasında bazı ateşkes anlaşmaları yapıldı. 1956 yılında Süveyş Bunalımı başgösterdi. Mısır lideri Cemal Abdünnasır, Süveyş Kanalı’nı millileştirince İsrail Sina Yarımadası’na girdi. Süveyş Kanalı’nın doğusunu tamamen kontrolü altına alan İsrail, BM gücünün bölgeye yerleşmesinin ardından buradan çekildi. İsrail ile Araplar arasında sayısız çatışma ve savaş yaşandı. ABD’nin de müdahil olduğu çok sayıda barış müzakeresi ve ateşkes yapıldı. Ancak tüm bu çabaların asıl hedefi İsrail’in, çıkarları ve güvenliğiydi. Sınırları belirlenmeyen emperyalist bir rejimin Ortadoğu’daki temsilcisi olan İsrail, Filistin’i sürekli işgal altında tuttu.

Korkunç  trajedi

İsrail-Filistin çatışmasının Ortadoğu’daki tüm savaşların başlangıcı olduğu düşünülürse, ABD ve İsrail’in Ortadoğu ve Afrika’da yol açtığı trajedi ve katliamın bilançosunun kabarıklığı hiç kimseyi şaşırtmayacaktı. Ortadoğu’da ABD’nin kirli ellerinin yol açtığı savaş ve çatışmalar sonucunda binlerce sivil ve masum insan hayatını kaybetti, sakat kaldı, evini ve yurdunu yitirdi.

Açlıktan ölüyorlar

Yoksulluğun kol gezdiği bu ülkelerde her gün bir başka katliam yaşandı. 3 milyon Filistinlinin kuşatılmışlığı devam ediyor. Sadece 2006’da Filistin’de en az 660 kişi İsrail güçleri tarafından öldürüldü. Bunlardan 141’i çocuktu. İsrail hapishanelerinde 10 binden fazla Filistinli tutuklu durumunda. Kuşatma altındaki Gazze’de açlıktan ölen insan manzaralarıyla karşılaşmak mümkün. İsrail’in, Filistinliler ve Müslümanlarca kutsal kabul edilen Mescid-i Aksa’da kazı  çalışmalarına başlamasıyla meydana gelen çatışmalarda pek çok insan öldü. İç savaşa sürüklenen Irak’ta ise hayatını  kaybeden sivillerin sayısı 3 milyona ulaştı. 

CARTER DİYOR Kİ

“İsrail’le bizim özel bir ilişkimiz var. Ülke içinde ve dünyada hiç kimse Ortadoğu’daki birinci hedefimizin İsrail’in sürekli var oluşunu ve bunun barış içinde gerçekleşmesini sağlamak olduğundan şüphe etmemelidir.” 

Amerikan zulmünün kanlı  faturası 
ABD’nin başlattığı savaşın ve işgalin faturası insanlığa çıkarken, Ortadoğu’ya sapladığı hançer giderek daha derinlere iniyor. Özellikle Irak’ta “demokrasi” nin ve “savaşın” bilançosu bu saldırganlığı açıkça ortaya koyuyor. İşte Amerikan mezaliminin kanlı faturası:

*Yıllardır biriktirilmiş  tarih, Irak halkının emeği ve birikimleri ile oluşturulmuş  bir ülke yerle bir edildi.

*Televizyonlarda övgüye mazhar görülen “akıllı bombalar”, “füzeler” insanların hayatlarının üzerine düştü.

*Irak hapishaneye, işkencehaneye dönüştürüldü. Ebu Gureyp Cezaevi insanlığın utancı olarak tarihe geçti.

*Afganistan’da 10 bine yakın sivil öldürüldü. Dünyada 120 askeri üssü olan ABD, Afganistan’da da bir üs kurdu.

*Savaşta, zırhlı araçları  durdurmak amacıyla seyreltilmiş uranyum kullanan Amerika, Irak topraklarına radyasyon ekti.

*ABD’nin Irak müdahalesi sonrasında 100 bine yakın sivil ve 50 binden fazla asker öldü. 

*Irak’ta devam eden işgal savaş ortamının sürmesine neden oluyor, Irak’ta elektrik ve içme suyu yok; sağlık ve eğitim hizmetleri tamamen durmuş  durumda.

*Irak’ta yapılan seçimlerle ABD istikrarın sağlandığı görüntüsünü vermeye çalışsa da, Irak gün geçtikçe içsavaşa doğru sürükleniyor, kaos büyüyor.

Ege’de gerçekleştirilen tatbikat sırasında yaşanan bu acı  olayda 5 denizcimiz şehit olurken, 22’si de yaralanmıştı

Ege’den gelen bir haber, gündemin ortasına bomba gibi düşmüştü. Ege Denizi’nde gerçekleştirilen “Kararlılık Gösterisi-92” adlı NATO tatbikatında  Türk Deniz Kuvvetleri’ne ait “TCG Muavenet Muhribi” vurulmuştu. 2 Ekim 1992 tarihinde Amerikan uçak gemisi Saratoga’da birden bire hareketlilik yaşanmıştı. Gerçek atışın bulunmadığı tatbikatta geceyarısı Saratoga personeli, Muavenet Fırkateyni’nin de aralarında bulunduğu “Yeşil Grup” a karşı en üst düzeyde alarma, yani savaş haline geçmişti. Çok geçmeden Saratoga’dan ateşlenen “Sea Sparrow” füzesi, gemimizin kaptan köşküne isabet etmiş, iki saniye sonra ikinci füze gelmişti. Peşpeşe atılan füzeler, Muavenet’in köprü üstü ve savaş harekat merkezi ile telsiz kamaralarını paramparça etmişti.

5 şehit, 22 yaralı

Olayda, Muavenet Fırkateyni’nin Komutanı Kurmay Yarbay Levent Kudret Güngör, Uçaksavar Yardımcı  Subayı Teğmen Alper Tunga Akan, Tesis Astsubayı Serkan Haktepe, İkmal Çavuşu Mustafa Kılıç ve Er Recep Atak şehit olurken, 22 askerimiz de yaralandı. ABD, Türkiye’yi derinden yaralayan bu olayın kaza olduğunu açıkladı. Ancak, kaza olması imkansızdı.  Çünkü, Saratoga mürettebatının iki atışı da tam isabet kaydetti. “Sea Sparrow” füzelerinin ateşlenebilmesi için 6 ayrı karara ihtiyaç vardı. Ayrıca bu işlemler, ayrı  ayrı odalarda bulunan personel tarafından yapılmaktaydı. Dolayısıyla füzelerin peşpeşe kazayla ateşlenmesi inandırıcı olmaktan uzaktı. 

Saldırı  savaş nedeni

Uluslararası hukuk açısından savaş gemisinin statüsü elçiliklerden çok farklı  değildi. Bayrağını taşıdığı ülkenin egemenlik haklarını  ifade etmekte, ülke toprağı kabul edilmektedir. Bu sebeple savaş  gemilerine yapılan tecavüzler,  ülke toprağına yapılmış gibi muamele görür; dolayısıyla savaş nedeni sayılır. Savaş gemisine yapılan hasmane bir saldırının karşılığı misliyle muameledir. ABD’nin muaveneti kasten vurduğu ortadaydı. Hadisenin kaynağı, ABD Başkanı George Bush ve şahinler (Neo-Conlar) adıyla anılan ekibinin Irak’ı işgal etmek istemesi ve Türkiye’den ABD askerlerinin Kuzey Irak’a serbest geçiş yapabilmesi ve Adana’da bulunan İncirlik Hava Üssü’nün Amerikan keşif ve ağır bombardıman uçaklarına açılması talebinin TBMM tarafından 1 Mart tezkeresi olarak adlandırılan tezkere ile reddedilmesiydi. Yaşanan acı olaya rağmen, tatbikata ara verilmedi. Yaşanan bu acı olayı sadece İP Genel Başkanı Doğu Perinçek protesto etti..

Görüntüler yayınlandı

Uçak gemisi Saratoga tarafından vurulan Muavenet Muhribi’yle ilgili görüntüler, olaydan tam 11 yıl sonra ortaya çıktı. Saratoga uçak gemisinden yapılan çekimler, İhlas Haber Ajansı (İHA) tarafından ele geçirildi, aynı  gün tüm ulusal kanallarda birinci haber olarak yayınlandı. 

Şehitlerimizin cenazeleri gözyaşlarıyla kaldırılmıştı

Faciada şehit olan Muavenet Fırkateyni’nin Komutanı Kurmay Yarbay Levent Kudret Güngör, Teğmen Alper Tunga Akan, Astsubay Serkan Haktepe, İkmal Çavuşu Mustafa Kılıç ile Er Recep Atak, düzenlenen askeri törenin ardından dualarla toprağa verilmişti.

Amerikan uçak gemisi Saratoga’dan ateşlenen 2 füze muhribi enkaza çevirdi Kimse fazla kurcalamadı

Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile Başbakan Süleyman Demirel ve hükümet arasında iç  çekişmelerin yaşandığı dönemdi 1990’lı yıllar. DYP-SHP koalisyon hükümeti, bir yandan Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini kısıtlayacak by-pass yasaları hazırlarken, diğer taraftan Cumhurbaşkanı Özal’ı makamından indirmek için diğer partilerle konsensus oluşturmaya çalışıyordu. Parlamento ve kamuoyu, bunların yanısıra, görev süresinin her uzatılışı olay haline gelen “Çekiç Güç” konusunu da gündemine almıştı. Facia, işte böyle bir dönemde yaşandı.

‘Müessif kaza’

Cumhurbaşkanı Turgut Özal, DYP SHP Koalisyonu’nun Başbakanı Süleyman Demirel, Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü, Genelkurmay Başkanı  Orgeneral Doğan Güreş, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Vural Beyazıt’tı. Siyasetçi ve askerler, olayın “müeessif bir kaza” olduğunda birleşmişler, işi fazlaca kurcalamamayı  seçmişlerdi.

Tahkik edelim

Dönemin Genelkurmay Başkanı  Doğan Güreş ise konu ile ilgili Aksiyon Dergisi’ne özetle şunları anlatıyordu: “Vural Paşa (Deniz Kuvvetleri Komutanı) aradı. ’Komutanım, Muavenet muhribini bir Amerikan gemisi vurdu’  dedi. ’Ne oldu?’ diye sordum. ’Efendim, Sea Sparrow’la’.  ’Nasıl olur, tatbikattalar?’ ‘Hem de efendim tatbikatın ara safhasındayız’ dedi. ’Nasıl olur Vural Paşa? Şehidimiz?’ var mı diye sordum. ’Maalesef’ cevabını verdi. Sea Sparrowlar, hava hedefine karşı kullanılabilir. Köprü üstünden vurulmuş. Komutan da orada. ’Olacak şey değil. Bunu tahkik edelim. Tahkikat heyeti kuralım’ dedim. Vural Paşa da olayın üzerine gitti. Çok uğraştı.”

Yaralı  kurtulan İlter Özdil anlatıyor: Amerika, füzeleri kasten ateşledi

Saldırıda bir kolunu ve bir bacağını kaybeden Üsteğmen İlter Özdil, olayın asla “kaza olmadığını” söyledi. Sea Sparrow füzelerinin başlı başına bir sistem olduğunu belirten Özdil, “Bir kaç personelin, geminin radar ve bilgisayar sistemlerinin kombine olarak atışa karar vereceği bir silah sistemi. O sırada gemiler dost sularda, ortada tehdit yok. Gemimiz ‘düşman’ olarak seçiliyor ve kasten ateş ediliyor”  diye konuştu.

Ciğerinde şarapnel

Yaşanan faciada ağır şekilde yaralanan Teğmen Uluç Kılıç da Radikal Gazetesi’nde 18 Şubat 2003 tarihinde yayınlanan haberde, dehşet gecesini şöyle anlatıyor: “Saatler 22.30’u gösterdiği sırada, Muavenet Muhribi’nde büyük bir patlama oldu. ABD’ye ait Saratoga uçak gemisinden yükselen güdümlü  füzeler, Muavenet’in kaptan köşküne kilitlenmiş ve kısa sürede gemi enkaz haline gelmişti.” Halen, akciğerlerinde şarapnel parçalarıyla yaşayan Teğmen Uluç Kılıç, yaralanan arkadaşlarıyla birlikte tazminat için ABD’ye dava açtı. Olayın siyasi olduğunu ileri süren ABD 11. Temyiz Mahkemesi, diplomatik yollarla çözülmesi gerektiğine karar verdi. Böylece Kılıç’ın yasal yollardan ABD’den tazminat hakkı ortadan kalktı. Aradan geçen dört sene içinde çeşitli yerlere başvuran Kılıç, eli boş  döndü. Şimdi özel bir şirkette kaptanlık yapıyor.

Belgeselini yaptı  işinden kovuldu

Muavenet muhribiyle ilgili gerçekleri açıklayan bir belgesel hazırlayan Gazeteci Tuncer Bahçıvan işinden oldu. TV8’de yayınlanan “Muavenet Fırkateyni Neden Vuruldu”  adlı belgeselde, Amerika uçak gemisi Saratoga’nın, Muavenet muhribini kasten vurduğuna dair ciddi belgeler kamuoyu ile paylaşıldı. Bu programın yayınından kısa bir süre sonra gazeteci Bahçıvan’ın işine son verildi. Gazeteci Tuncer Bahçıvan, “Ben 2003 yılında TV8’de iken bu facianın belgeselini yaptım. Her magazin programını  bile defalarca yayımlayan TV8, nedense bu belgeseli bir daha tekrar etmedi” dedi.

11 EYLÜL katliamın bahanesidir

Önce Afganistan’ı, sonra Irak’ı işgal eden ABD, bu iki ülkeyi de kan gölüne çevirdi New York’ta bulunan ikiz kulelerin uçaklarla vurulması Amerika’yı harekete geçirdi

ABD’de başkanlık koltuğuna 2001 yılında oturan George W. Bush, Bosna ve Kosova gibi bölgelerdeki Amerikan askerlerinin sayısını azaltacağını duyurarak, ulus inşa etme politikalarını desteklemediğini resmen ilan etmişti. Hemen ardından Afganistan ve Irak’ı işgal eden ABD’nin, bu ülkelerde yapay devletlerin inşasına girişirken, İsrail-Filistin anlaşmazlığında da İsrail’in politikalarını tam destekleme politikasını benimsediği görüldü. Kuşkusuz bu politikaların bahanesi 11 Eylül saldırıları oldu. 4 yolcu uçağından ikisi New York’taki ikiz kulelere, diğeri Pentagon’a çarpmış, diğeri ise yolcularıyla birlikte düşmüştü. Olaylarda 19 hava korsanı ile 2,974 kişi hayatını kaybetmişti. Saldırılardan Usame Bin Ladin’in lideri olduğu El Kaide terör örgütü  sorumlu tutulmuştu.

Terörle mücadele!

11 Eylül saldırılarının ardından yeni güvenlik stratejileri belirleyen ve Ortadoğu politikalarını  revize eden ABD, küresel terörle mücadeleye giriştiğini duyurdu. ABD’ye göre küresel terörün kaynağı, tam da petrolün başını  çektiği enerji kaynaklarının yoğun olduğu bölgelerdi. Eylül 2002’de açıklanan yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne göre, ABD, kitle imha silahları geliştirmeye çalışan hasmane tavır içindeki devletlere ve terörist gruplara karşı önleyici askeri harekat yapabilecek, bu çerçevede dünyadaki askeri üstünlüğünü  korumak için gereken önlemleri alabilecek, gerektiğinde yalnız başına hareket edebilecekti.

İşte ‘Şeytan Ekseni’

ABD Başkanı Bush, 29 Ocak 2002’de Kongre’de yaptığı konuşmada ’Şeytan Ekseni’  olarak nitelediği ülkelerle mücadele edeceğini anlatıyordu. Bunlar, Kuzey Kore, İran ve Irak’tı. Bu eksenin iki ucu, Türkiye’ye dayanıyordu. ABD’nin BM daimi temsilcisi John Bolton ise Şeytan Ekseni’ne 3 ülkeyi daha ekledi. Bunlar Suriye, Libya ve Küba’ydı. Böylece Türkiye’nin Ortadoğu’daki tüm komşuları ABD’nin hedefi haline geldi. Bu strateji çerçevesinde ABD, ilk olarak Afganistan’a askeri müdahalede bulundu. 19 Mart 2003’te ise nükleer silah bahanesiyle Irak’a savaş açtı. İki ülkeyi de işgal eden Amerika, paralı askerleriyle bu ülkelerde soykırıma girişti. Her iki ülkeyi kan gölüne çeviren ABD askerleri ve işbirlikçileri, binlerce masumu da katletti.

11 Eylül 2001 Salı günü  ABD’de dört yolcu uçağının ikisi New York’taki Dünya Ticaret Merkezi gökdelenlerine, bir diğeri Pentagon’a çarptı. Sonuncu uçak ise yolcular ve uçağı kaçıranlar arasındaki mücadeleden sonra 150 mil uzakta, Pennsylvania kırsalında düştü.

Sınırlarımızı  değiştiriyor

BOP adı altında Türkiye’yi bölmek isteyenlerin hazırladığı bu harita, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 22 ülkenin sınırlarını değiştiriyor. ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın (solda) açıkladığı bu proje kapsamında, bölgedeki ülkelerde yönetimlere Amerikan yanlısı  rejimler getirilecekti.

Rice’le evliliğe Ankara’dan evet!

ABD Dışişleri Bakanı  Rice, Türkiye ile imzalanan ’Ortak Vizyon Belgesi’ni ‘evlilik sözleşmesi’ olarak nitelendirdi.

ABD emperyalizminin yeni Irak (Ortadoğu) stratejisinde Türkiye’ye biçtiği rol, İran ve Suriye’ye karşı yürüttüğü askeri harekâtlarda daha aktif rol almasıydı. Bu projenin adı “Büyük Ortadoğu Projesi“ydi. 1992 yılında yayımlanan iki Amerikan raporundan biri olan ”Yollarımızı  Değiştirme: Amerika ve Yeni Düzen“ adlı araştırmada, ABD’nin Ortadoğu’ya ilişkin belirlediği yol haritası şu sözlerle anlatılıyordu: ”Ortadoğu’da İsrail, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır ABD’nin müttefikleridir. İran, Irak ve nispeten Suriye ise ABD için tehdittir. İran, konumu itibariyle ABD’nin bölgedeki müttefiklerine meydan okuyacaktır. ABD, sahip olduğu bütün imkanları  kullanarak İran’la mücadele etmelidir.” ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’nin müjdelediği “Yeni Bir Ortadoğu”  planın adı, “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) idi. Haziran 2004’te G-8 zirvesine sunulan BOP, Arap ülkelerini ve Pakistan, Afganistan, İran, Türkiye ve İsrail’i kapsıyordu. BOP’un asıl amacı  bölgede Amerika  çıkarlarına aykırı devletleri ortadan kaldırarak, Ortadoğu’da ve dolayısıyla tüm dünyada ABD’nin koşulsuz egemenliğini tesis etmektir-

Türkiye de onayladı

ABD ile stratejik müttefik olan Türkiye, 6 Temmuz 2006’da ABD ile Ortak Vizyon Belgesi imzalamıştı. Rice’ın ’evlilik sözleşmesi’dediği Ortak Vizyon Belgesi’nin hazırlanmasını Ankara istemişti. Hedef, ilişkilerin ’güvenli seyri’ydi. Ortadoğu’nun reformlara ihtiyacı olduğu düşüncesine katıldığını duyuran Türkiye, bu kapsamda BOP’u onayladığını  deklare etmişti. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi ile Kadife Devrimlerine somut destek beklediği Türkiye, BOP’un Demokratik Eylem Grubu eş  başkanları arasında yer almıştı.

Çocukları ağlattı

ABD işgaliyle birlikte Irak’ta akan kan ve gözyaşı hiç dinmedi. Akıllı bombalar ve Cruise füzeleri, kadınlar ve çocukları da vurdu. Savaşta yakınlarını  kaybeden çocukların feryatları yeri göğü inletti. ABD askerleri ise, tekmeleyerek girdikleri evlerde, kadın ve çocuk ayrımı  gözetmeksizin herkese işkence yaptı. 

Amerika’ya karşı  çıkana hayat yok!..

Dünyada koşulsuz bir egemenlik kurmak isteyen ABD, kendisine karşı çıkan tüm devletleri ortadan kaldırmayı hedefliyor.

ABD’nin, şahin politikalarına karşı çıkan bütün ülkeleri kendisine düşman ilan ediyordu. ABD Başkanı George W. Bush, bu ülkelere hadlerini bildirmek için her yolu deneyeceğini söylemekten çekinmiyordu. Bu dönemde Başkan Bush,  Ortadoğu’da kendisine tehdit olarak gördüğü Irak ve İran’a yaptırım uygulayabilmek için önce psikolojik savaşa girişmişti. Başkan Bush, Saddam Hüseyin ve Irak üzerinde, elinde bulundurduğu dünya medyasını harekete geçirmiş ve büyük bir karalama harekâtına girişmişti. ABD’ye göre, Irak’ta kitle imha silahları vardı ve bu silahlar mutlaka yok edilmelidi. Saddam, ABD’nin tehditlerine boyun eğmiş tüm Irak topraklarını, silah denetleyicilerine açmıştı.

Irak’a bomba yağdırdı

Birleşmiş Milletler (BM) kitle imha silah denetleyicilerinin hiçbir bulgu bulmamasına rağmen Amerika, 20 Mart 2003 tarihinde, Irak’ı bombalamaya başlamıştı. Bombalamalar aralıksız gece-gündüz devam etmişti. Ve nihayet 9 Nisan 2003 tarihinde Amerikan güçleri Bağdat’a girmişti. ABD’ye bu işgalde, müttefikleri İngiltere, İtalya, Polonya, Avustralya’nın destek vermişti. İşgal öncesi ABD, Türkiye’den askerlerinin konuşlanması  ve Kuzey Irak’a geçişi için talepte bulunmuş ancak bu talep 1 Mart tezkeresi ile reddedilmişti. Bu durum, ABD’de hayal kırıklığı  yaratmıştı.

İşgalin faturası ağır oldu

Türk hava sahasını, liman ve topraklarını en önemlisi İncirlik Hava Üssü’nü  kullanamayan ABD, Irak işgali sırasında büyük bir başarısızlığa uğramış ve ağır bir ekonomik ve sosyal fatura ödemek zorunda kalmıştı. 1 Mart tezkeresinin reddi ile soğuk duş etkisi yaşayan ABD misilleme olarak çuval olayını gerçekleştirmişti.

Müthiş  direnişle karşılaştı

Başkan Bush ve ekibi, Amerikan toplumundan büyük ölçüde tepki almıştı. Amerika, Irak’ta umduğunun aksine hiç beklemediği ölçüde sivil direnişle karşı karşıya kalmıştı. Birleşmiş Milletler silah müfettişlerinin Hans Blix, 6 Nisan 2004 tarihinde, Irak savaşı ve sonuçlarının, hem Iraklılar hem de bütün dünya açısından Saddam diktatörlüğünden daha kötü olduğunu açıklamıştı. Blix, ABD işgalinin Irak’ta tam bir kaos ortamı oluşturduğunu vurgulamıştı. 20 Mart 2003’te başlayan işgalin üzerinden 4 yıl geçmesine rağmen, Irak’ta henüz direniş sona ermedi. Tam aksine direniş ve olaylar, her geçen gün daha da artıyor.

Srebreniça katliamında Sırpları ABD kışkırttı

Amerika’nın Balkanlar’da kullandığı aktör millet bu defa Sırplar’dan başkası  değildi

BM’nin ‘güvenli bölge’  ilan ettiği Srebreniça’ya giren Sırplar, dünyanın gözü  önünde binlerce masum Boşnak’ı hunharca katletti.

Bosna-Hersek’te yaşanan savaş hala dünya kamuoyunun hafızalarında. Bu kanlı savaşın en trajedik katliamlarından birisi de Bosna’nın doğusunda bulunan Srebreniça’da yaşanmıştı. Birleşmiş Milletler tarafından ‘güvenli bölge’ ilan edilen Srebreniça’da binlerce insan, yine BM’nin ve tüm dünyanın gözü önünde Sırplar tarafından katledilmişti. Uluslararası kuruluşların, özellikle Srebreniça’da Sırp zulmünden kaçan insanları korumakla görevli olan Hollanda askerlerinin bu katliama sadece seyirci kalmayıp Sırplara her türlü  yardım ve desteği verdiği, kendilerine sığınan Boşnakları  zorla Sırplara teslim ettikleri iddiası da en az katliam kadar korkunç ve ürkütücüydü.

Balkanlar’da federal yapı

ABD’nin soğuk savaşın bitmesinin hemen ardından dillendirmeye başladığı “Yeni Dünya Düzeni”nin laboratuarı Balkanlar’dı. Balkanlar’da ulus devletlerin parçalanması ve bunların yerine minik devletçiklerin oluşturulması süreci, daha sonra ABD tarafından Ortadoğu coğrafyasında ve Arap ülkelerinde de uygulanmaya başlanacaktı. Bu aşamada, Srebreniça katliamı ve hemen ardından Aliya İzzetbegoviç’e dayatılan antlaşma, Büyük Ortadoğu Projesi’nin önemli yapı taşlarından biriydi. Antlaşmayla birlikte Bosna-Hersek devleti ikiye bölünmüştü. Bugün Irak’ta tartışılan federal yapı, Bosna’da Dayton Antlaşması  ile ortaya konulan yapının aynısıydı.

Bosna’ya baskı  uygulandı

Bu tarihi süreçler toplu olarak değerlendirildiğinde, ABD’nin BOP planının tüm aşamaları  açık bir şekilde ortaya çıkmaktaydı. Ülkelerde önce isyanların teşvik edilmesi, katliamın yaşanması. Daha sonra ABD’nin müdahalesi için “gerekli” bahanelerin ortaya atılması ve Barış Gücü’nün konuşlandırılması. Bunun ardından yeni bir devletin ortaya çıkarılması. Bu süreç içinde Balkanlar’da ABD tarafından kullanılan aktör millet ise Sırplar’dan başkası değildi. 1992 Bosna Savaşı’nı bir fırsat sayan Sırplar Bosna’ya baskı uyguladı. Bunun üzerine Bosnalı bir general yönetime getirildi. Bundan rahatsız olan Sırp kasabı Ratko Mladiç, tehditlerini artırdı. En son Bosnalı generalin düzenlediği gizli kongre, katliamın önemli nedenlerinden birisi olarak tarihe geçti.

Bu acıya yürek nasıl dayansın

Srebreniça katliamı  II. Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’da gerçekleşmiş  ikinci en büyük soykırım olması açısından büyük  önem taşır. Bosna’da Srebreniça’daki soykırımın 12. yıldönümünde mezarları bulunan 465 Boşnak, Temmuz 2007’de gözyaşları  arasında toprağa verilmişti. Katliamda yakınlarını kaybeden yaklaşık 30 bin kişinin feryadı yeri göğü inletmişti. Yakınlarının tabutlarına sarılan kadınlar, Sırp katillere lanet yağdırmıştı. Şiddetli yağmur altında düzenlenen törende konuşan Srebreniça Belediye Başkanı Abdurrahman Malkiç,  “Yağmur bizim üzüntümüzü yansıtıyor. Gökler de ölülerimizin yasını tutuyor” demişti. Srebreniça’da 4 gün  önce de yeni bir toplu mezar bulunmuştu. Kazı çalışmaları  sürerken, mezardan çıkarılan naaşların kimlikleri DNA testleriyle tespit edilmeye çalışılıyor.

Kasap Mladiç  hâlâ kayıp

11 Temmuz 1995 sabahı  Bosna’nın merkezi olan Srebreniça’ya gelen Sırp Kasabı  General Ratko Mladiç ve onun komutasındaki askerler korkunç  bir mezalim başlattı. Mladiç, her gün köylüleri gruplar halinde sıraya sokarak hunharca katletti. Katliamda erkeklerin yanısıra, kadın ve küçük yaşta çocuklar da acımasızca öldürüldü. Sırp ordusunun dışında “Akrepler” olarak adlandırılan Sırbistan özel güvenlik güçlerinin de katıldığı katliamda binlerce Bosnalı Müslüman can verdi. BM’nin eski Yugoslavya Savaş  Suçları Mahkemesi’nde açılan davada şimdiye kadar katliamla ilgili olarak 19 kişi suçlandı. Bunlardan 6’sı hakkında mahkûmiyet kararı verildi. 10’u ise halen yargılanıyor veya yargılanmayı bekliyor. Mahkemede mahkûm olan en üst düzey Sırp yetkili, Sırp ordu komutanlarından Radislav Krstic. Krstic 2004’de, “soykırıma yardım etmek ve soykırıma katılmak” suçlarından 35 yıl hapse mahkûm oldu. Soykırımla suçlanan, savaş sırasında Bosnalı Sırpların lideri Radovan Karadziç ve Genelkurmay Başkanı Ratko Mladiç dahil 3 kişi halen aranıyor. Uluslararası  Savaş Suçları Mahkemesi Hakimi Fuad Riad. 16 Kasım 1995’de Mladiç ve Radovan Karaciç hakkında, Srebreniça katliamı  nedeniyle dava açıldığını açıkladıktan sonra, şunları  söylemişti: “Binlerce erkek kurşuna dizildi. Yüzlerce erkek diri diri gömüldü. Çocuklar annelerinin gözleri önünde öldürüldü, bir büyükbaba kendi torununun ciğerini yemeye zorlandı. Bunlar gerçekten de cehennemden çıkmış, insanlık tarihinin karanlık sayfalarına yazılmış sahneler.” 

BM’nin seyirci kaldığı  acı olay böyle gelişti

NİSAN 1992 Bosna-Hersek’te savaş başladı. Sırp ordusu Srebreniça’yı ele geçirdi. Birkaç ay sonra Boşnaklar kasabayı geri aldı.

OCAK-MART 1993 Sırplar Boşnakların elindeki bölgelere karşı saldırıya geçti.  Su, gıda ve tıbbi malzeme kıtlığı başladı.

NİSAN 1993 Srebreniça, Zepa ve Gorazde’yi ‘güvenli bölge’ ilan eden BM, bölgeye asker sevk etti, ancak Sırp kuşatması sürdü.  

MART 1995 Sırp lider Karadziç, Srebreniça ve Zepa’nın tamamen dış dünyadan koparılmasını  emretti ve yardım konvoylarının bu kasabalara ulaşması engellendi.

9 TEMMUZ 1995 Karadziç, Srebreniça’nın alınması emrini verdi. Sırplar kasabayı ele geçirmek için “Krivaya 95 Operasyonu” nu başlattı. Srebreniça’yı  kuşatan Sırplar, BM Barış Gücü’ndeki Hollanda askerlerinin gözetleme mevzilerine saldırdı.

10 TEMMUZ 1995 Sırp ordusu Srebreniça’ya top ateşine başladı. Hollanda güçleri Sırplara, sabaha kadar geri çekilmedikleri takdirde, NATO’nun hava saldırısı  düzenleyeceği tehdidinde bulundu.

11 TEMMUZ 1995 NATO savaş  uçakları Srebreniça etrafındaki Sırp tanklarını bombaladı. Sırp ordusu kasabaya bombardımana yeniden başlayacağı tehdidinde bulundu. Aynı gün akşam Sırp Genelkurmay Başkanı Ratko Mladiç Srebreniça’ya girdi.

11-18 TEMMUZ 1995 Aynı  akşam 15 bin kadar Boşnak askeri ve sivil, dağları aşarak Srebreniça’yı terk etti. Birçok Boşnak bu sırada topçu ateşi ve keskin nişancı ateşiyle öldü. Sırplar, yakalayabildiklerini de öldürdü. Srebreniça’daki Sırp askerler ile milisler ise bölgede yaşayan Müslüman Boşnaklar’ı topladı. 16 yaş ile 70 yaş  arasındaki binlerce Boşnak, depolara, okullara ve ambarlara dolduruldu. Hepsi kurşuna dizilerek toplu mezarlara gömüldü.

Soykırımın canlı  tanığı anlatıyor: 3 günde 8 bin Boşnak can verdi

Katliamdan sağ kurtulanlar hala bu meşum olayın etkisiyle acı çekiyor. 

İyi derecede İngilizce bildiği için BM askerlerine tercümanlık yapan Hasan Nuhanoviç, yaşanan trajedinin canlı şahidi. Boşnakların kendilerini koruyan BM Barış Gücü’nda görevli Hollanda askerlerine güvenmekle büyük hata ettiğini belirten Nuhanoviç, “Boşnakları korumakla sorumlu Hollanda askerleri Sırp Çetniklerden emir alıyordu. Sırpların bir kısmı BM üniforması giymişti. Sırplar, 6 Temmuz’da dört bir taraftan şehre saldırdı. BM askerler tek kurşun bile atmadı. Üstelik kendini savunmak isteyen Boşnaklara engel oldular, az sayıdaki silaha da el koydular” diyor.  Sırpların sadece üç günde 8 bini aşkın insanı katlettiğini ifade eden Nuhanoviç, şunları anlatıyor:

Annesini de kaybetti

“Şehri ele geçiren Sırp askerleri, bir merkezde topladıkları kadın ve erkekleri önce ayırdı. Sonra erkekleri dışarı çıkardı. Bir kısmını hemen orada öldürdüler, bir kısmını da ormana doğru götürdüler. Kadınların otobüs ve kamyonlara doğru koşmasını istediler. Yaşananlar tam anlamıyla trajediydi. 13 Temmuz’da içinde kardeşimin de olduğu 5 bine yakın Boşnak’ı toplama merkezinden çıkardılar. Merkezin önünde erkekleri öldürdüler. Aynı gün, aynı yerde hem annemi hem kardeşimi kaybettim. Hollanda askerlerinin Boşnaklara yaptığı en büyük kötülük, olup bitenleri gizlemeleriydi. Dünya, burada ne olduğunu uzun süre öğrenemedi.” 

Bu trajedi tarihte kara bir lekedir

Bosna Savaşı sırasında bölgedeki barış gücü operasyonlarından sorumlu olan dönemin Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Kofi Annan, 11 Temmuz 2000’de yaptığı açıklamada, “Srebreniça trajedisi, hiçbir zaman BM tarihinin peşini bırakmayacak” demişti. Srebrenica katliamının 5. yıldönümünde konuşan Annan, “Bu hata, BM tarihine kara bir leke olarak geçti. Srebreniça’da yaşanan trajedi, Birleşmiş  Milletler tarihinden asla silinmeyecek. Birleşmiş Milletler 1995’deki katliamda Müslümanlar’a yardım edememiştir, bunun sebepleri, yapılan yanlış değerlendirmeler ve karşımızdaki şeytanı doğru tanımamış olmamızdır” diye konuşmuştu.

Esir askerlerimizin gözlerini kör ettiler

Birinci Dünya Savaşı’nda gözlerden saklanan VAHŞET

ABD, Seydibeşir Usare Kampı’nda 15 bin Türk askerine yapılan zulmü hem dünyaya hem de Türkiye’ye unutturmaya çalışıyor.

Türk tarihi, çarpıtılmamış acı gerçeklerle dolu. Bunlardan biri de I. Dünya Savaşı sonunda esir düşen 150 bin Türk askerine, Ermeni kışkırtması sonucu İngilizler tarafından uygulanan zulüm. Bir çoğumuzun bile bilmediği bu olayda, insanlık adına utanç anları yaşanmıştı. Kendi ihanetlerini “soykırım” ambalajına sarıp dünyaya yutturmaya çalışan Ermeniler ve onlara çanak tutan ABD ve Batı, Seydibeşir Usare Kampı’nda 15 bin Türk askerine yapılan zulmü  hem dünyaya, hem de Türkiye’ye unutturmaya çalışıyor. Korkunç  vahşet şöyle gelişmişti:

Ermeniler tahrik etti

Birinci Dünya Savaşı’nda 150 bin askerimiz İngilizlere esir düşmüştü. Bir kısmı  Mısır’ın İskenderiye şehri yakınlarındaki Seydibeşir Usare Kampı’nda hapsedildi. Kampta, 1918’de Filistin cephesinde esir düşen 16. Tümen’in 48. Alayı’na bağlı Osmanlı askerleri tutuluyordu. 12 Haziran 1920 tarihine  kadar iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, hakaret ve aşağılamaya maruz kalan askerlerimizin tercümanlığını Türkçe bilen Ermeniler yapıyordu. İngiliz komutanları Mehmetçiğe karşı kışkırtan Ermeniler, yalan-yanlış çevirilerle askerlerimizin işkence dolu günlerini daha da çekilmez hale getiriyorlardı. Kampta çok sayıda Türk askeri şehit düşmüştü.

Sağ  kalanlara işkence

Savaş bittiği için sağ kalan esirleri teslim etmek gerekiyordu. Ancak kamptaki Ermeniler, Türk askerinin daha sonra yine savaşacağını söyleyerek İngiliz garnizon komutanını ikna etti. Çözüm toplu katliamdı. Bunun için bahane de hazırdı. Mikroplar kırılacaktı. Bunun için özel dezenfekte havuzları hazırlandı. Suya normalin çok üstünde krizol maddesi katıldı. Mikropların kırılması için askerlerimizden havuzlara girmesi istendi. Ancak Mehmetçik, daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyordu. Ancak İngiliz askerleri dipçik darbeleri ile Mehmetçiğin havuzdan çıkmasına izin vermiyordu. Haşlanan askerimizi, süngülere rağmen suya başlarını  sokmak istemedi. İşte o zaman İngilizler havaya ateş açmaya başladı. Çaresiz kalan askerlerimiz, ölmemek için çömelerek başlarını suya soktu. Ancak başını sudan kaldıran artık göremiyordu. Çünkü gözleri yanmış, kavrulmuştu. Dışarı  çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi ve 15 bin askerimiz kör oldu.

Acı  olay Meclis’te

İnsanlık tarihine kara bir leke olarak geçen bu vahşet, 25 Mayıs 1921 tarihinde TBMM’de görüşüldü. Milletvekilleri Faik ve Şeref Beyler bir önerge vererek, Mısır’da esirlerin krizol banyosuna sokularak 15 bin vatan evladının gözlerinin kör edildiğini, bunun faili olan İngiliz tabip, garnizon komutanı ve askerlerinin cezalandırılması için Meclis’in girişimde bulunmasını istedi. Ancak yeni bir savaştan çıkan Cumhuriyet’in kurulma aşamasında bu hesap unutuldu. Feci olay tarihin tozlu yaprakları arasında kaldı.

Amerika kışkırttı, Ermeniler katletti

Anadolu’da ABD tarafından kurulan okullarda yetiştirilen Ermeniler, masum vatandaşları  hunharca öldürdü.

Osmanlı devletini parçalayarak tarih sahnesinden silmek isteyen başta ABD olmak üzere sömürgeci devletler, bu entrikalarında özellikle Ermenileri kullanmışlardı. 19. yüzyıl sonlarında Anadolu’da altın devirlerini yaşayan Ermeniler, ABD’nin bu topraklarda kurduğu okullar aracılığıyla kendilerini kışkırtması sonucu İstanbul’a kadar yayılan isyan hareketleri başlatmıştı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermenilerin büyük bölümü, düşman kuvvetlerinin yanında Türklere karşı savaşmıştı. Cephe gerisinde de komitacı Ermeniler, kadın, çocuk, yaşlı  ayrımı yapmaksızın katliama girişmişler, yüzbinlerce Müslüman’ın hayatına kastederek Doğu Anadolu’yu bir harabe haline çevirmişlerdi. Anadolu dışında kurulan Hınçak, Taşnak, Ramgavar, Hınçak İhtilal Komitesi, Silahlılar Cemiyeti, Ermenistan’a Doğru Cemiyeti, Genç  Ermenistan Cemiyeti, İttihat ve Halas Cemiyeti ve Karahaç Cemiyeti gibi örgütler, halkı silahlı ayaklanmaya sevk etmişlerdi.

Osmanlı  iki cephede savaştı

Devletin bunları yatıştırmak ve durdurmak için aldığı tedbirler istismar edilmiş ve ABD’nin başını çektiği dış güçlerin tahrik ve vaatleriyle Ermeniler, Anadolu’yu parçalamaya çalışmıştı. Osmanlı, Birinci Dünya Savaşı sırasında, Ermeni isyanının yoğun olduğu Doğu Anadolu’da, bir yandan cephede Rus ordularıyla, diğer yandan Ermeni kuvvetleriyle savaşmak zorunda kalmıştı.

Lord Curzon’a yazılan mektubu Uğur Mumcu yayınlamıştı

Gazeteci-Yazar Uğur Mumcu, 1 Nisan 1984’te Cumhuriyet’teki köşesinde yayımladığı  ve “Ermenilere daha 1900’lü yıllarda verilmeye başlanan ABD desteğini” yansıtan belgeler, ABD ve Ermeni diasporasının Türkiye aleyhtarı faaliyetlerinin geçmişini anlatıyor. Belgeler, ABD Kongresi’nde soykırım yalanını ortaya atanların amaçlarını  olduğu kadar, ABD’nin Lozan Antlaşması’na niçin imza koymadığını  da anlatmaya yetiyor. Güneri Civaoğlu’nun köşesine taşıdığı  Mumcu’nun yazısında şu ifadeler yer alıyordu:

ABD hoşnut kalmaz

” Eğer Ermeni sorununun dünü, önceki günü karıştırılırsa, Amerikalı dostlarımız bundan hiç hoşnut kalmazlar. İsterseniz, bu konuda birkaç tarihsel belgenin satırbaşlarını aralayalım… İngiliz Kraliyet Matbaası tarafından basılan, Birinci Dünya Savaşı ile ilgili gizli belgeler, Erol Ulubelen tarafından Türkçeye çevrilmiş, önce Doğan Avcıoğlu’nun yönetimindeki Yön dergisinde yayınlanmış, daha sonra kitap olarak basılmıştır. İkinci basımı Çağdaş Yayınları tarafından yapılan “İngiliz Belgeleriyle Türkiye” kitabında, Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermenilerin ABD’liler tarafından nasıl desteklenip kışkırtıldığını gösteren belgelere yer verilmiştir. Okuyalım: Ermenistan’a himaye Gizli Belge: S/735, belge no: 492

Amiral Webb’den Lord Curzon’a yazılan 19 Ağustos 1919 tarihli yazı: “Amerika, Trabzon ve Erzurum’u içine alan bir Ermenistan’ı himaye edecek. Geri kalan 4 ili de Kürt devleti olarak İngilizlerin himayesine bırakıyor.”Gizli Belge: S/60, belge no: 46 5 Nisan 1920 günü Mr. Lindsay’ın Washington’dan Lord Curzon’a yazdığı yazı: “Amerikan Senatosu, Ermenistan’ın mandası işini görüştü. 5 yılda 757 milyon dolar verecekler. Başlangıçta 50 bin kişilik bir ordu yollanacak, daha sonra 200 bin kişiye çıkarılacak. Amerika kuvvetlerinin başına General Zames G. Harbord getirilecek. Ayrıca bütün Türkiye’nin mandası için de görüşmeler yapılmaktadır.”

  Silah ve mühimmat Gizli Belge: S/71, belge no: 63 16 Mayıs 1920 günü Sir A. Gaddes’in Lord Curzon’a yazdığı yazı: “Amerikan hükümeti, Ermenistan’ın Adana da dahil korunmasını istiyor. Silah, cephane, demir yolu ve her türlü malzemeyi buraya sevk edecekler. … Boşaltım, Karadeniz limanlarında Amerikan bahriyesi tarafından ve Amerikan donanmasının himayesinde yapılacak. Türklerin yapacağı en ufak bir hareket, Amerikalılar tarafından bastırılacaktır.”

Gizli Belge: S/81, belge no: 10 16 Şubat 1920 Londra Konferansı tutanaklarından bir başka parça: “Ermenistan’a 6 ilden başka Trabzon ve Adana da verilmelidir. (Fransa ise Adana’yı kendisi için istiyor.)” Gizli Belge: S/300, belge no: 38 28 Şubat 1920 Londra Konferansı tutanaklarından bir parça: “Mustafa Kemal, kendisini Erzurum Valisi ilan etmiş. Erzurum’un yeni kurulacak Ermeni devletine katılacağı bir sırada bu çok anlamlı bir harekettir. Bu adam olmasaydı, Ermenilerin bir şansı olurdu…”

Amerika dışındaki ilk misyoner okulu  ROBERT KOLEJİ

1890’dan itibaren ülkede Ermeni olaylarının çatlak vermesi, Amerikalı misyonerlerin kurduğu bu kolejin hangi amaca hizmet ettiğini açıkça ortaya koyuyor.

İstanbul Robert Koleji, ABD sınırları dışında kurulan ilk Amerikan okuludur. 1863 yılında Amerikan Protestan misyonerler Christopher Robert ile İstanbul’da zaten bir fırın, bir çamaşırhane ve bir de okul işleten Cyrus Hamlin tarafından Ermenilere eğitim vermek üzere kurulmuştu. Boston’da kurulan kilise kontrolündeki simsarlar birliğinde eğitilen ünlü misyoner Hamlin’in görev yeri olarak Osmanlı Devleti’nin merkezi İstanbul seçilmişti. Hamlin, İstanbul’a geldiğinde çalışmaları için en elverişli yer olan şehrin dışında, Boğaz manzarası, sahildeki yalıları ve köşkleri ile ünlü Bebek semtini seçti. Öncelikle Ermeni ailelere seminerler veriyordu. Daha sonra Christhopher ile birlikte Robert Koleji kurdu. Okula Robert Kolej denmesinin nedeni, zengin bir Amerikalı olan Christopher Robert’in, okula çok büyük miktarlarda yardım yapmasından kaynaklanmıştı. Robert, 1878’de ölene dek kolejin bütün harcamalarını üzerine almış ve servetinin beşte birinin koleje verilmesini vasiyet etmişti.

Boğaziçi’ne dönüştü

Öldüğünde koleje kalan 400 bin dolarla yeni ve mükemmel binalar yapılmış, bundan dolayı okul Robert Kolej adını almıştı. Cyrus Hamlin’in anısına ilk yapılan bina Hamlin Hall olarak adlandırılmıştı. Robert Kolej, Hamlin’in ölümünden sonra George Washburn ve Caleb Gates tarafından yönetilmişti.

Robert Kolej, 1971’e kadar Bebek’teki kampusünde eğitim verdi. Ancak 1971’de çıkarılan bir kanun nedeniyle Robert Kolej, eğitim verdiği seviyeyi, ’kolej’den ’lise’ye çevirmek zorunda kaldı. Kolej, kendi düşüncelerine uyan bir biçimde eğitim veren, 1890’dan beri varlığını koruyan Amerikan Kız Koleji’yle birleşti  Robert Kolej, bu olayın ardından, Bebek’teki kampusünü, üzerinde bir üniversitenin kurulması şartıyla devlete bağışladı ve böylece Boğaziçi Üniversitesi’nin temelleri de atıldı. Robert Kolej, 1971’den beri Arnavutköy’deki kampusünde hem kızlara hem de erkeklere eğitim vermeyi sürdürüyor.

Maddi destek çığ gibi

Anadolu’daki misyoner faaliyetleri ve misyoner okulları açıldıktan belli bir süre sonraya kadar doğrudan ABD merkezli ABCFM misyoner örgütü tarafından desteklenmişti. Bilhassa okulların açılması sırasında ABD’nin çeşitli eyaletlerinde yürütülen kampanyalarda çok yüksek miktarlarda bağışlar toplanmış ve bunlar Anadolu’daki çalışmalar için harcanmıştır. Bazen okulların kurulmasında özel kişi ve fonların da büyük desteği oluyordu.  Zamanla okullardaki sistemlerin oturması sonucu yerli halk da bu kaynakları belli oranda desteklemişlerdi. Bu destek okulların başarılarıyla orantılı şekilde artmıştı. WBM ve WBMI gibi kadın misyoner örgütleri de zamanla bilhassa kız kolejlerine maddi destek vermişti.

Dünü  ve bugünü

Robert Koleji’nin, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethederken Boğaz kıyısında inşa ettiği Rumelihisarı’nda kurulması tesadüf değil. İstanbul Boğazı’na hakim bir noktada inşa edilen bu okulu ABD’li misyonerler uzun süre karargah olarak kullandı. Ekonomik darboğaz yaşayan Ahmet Vefik Paşa, okulun bulunduğu araziyi satmak zorunda kalmıştı. 

Tanzimat dönemi mirası

1820 yılında başlayan ve Kurtuluş Savaşı sonuna kadar süren zaman içerisinde Osmanlı  Devleti’nde misyonerlik faaliyetleri çok hızlı bir şekilde gelişmişti. Misyonerlik faaliyetlerinin bu denli başarılı  olmasında şüphesiz Osmanlı Devleti’nin Islahat Fermanı  ile verdiği imkânlar, kapitülasyon anlaşmaları ile verilen ayrıcalıklar ve Osmanlı Devleti’nin bölgelerine ilgi göstermemesi etkili olmuştu. Bu imtiyazlarda, Osmanlı reformlarının babası  sayılan; ismi Tanzimat Fermanı ve Tanzimat Dönemi ile özdeşleşen Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’nın rolü de inkâr edilemez. Başlangıçta kendilerine Anadolu’da hedef bulamayan misyonerler daha sonra Ermenilere odaklanıp çalışmalarında başarılı  olmuşlardı. Açtıkları okullardan mezun olanların başarılı  olmaları bu okulların etkilerini artırmıştı. Hatta zamanla Müslüman Türkler dahi çocuklarını bu okullara göndermişlerdi.

Ermeni meselesi, ABD’nin eseri

Ermeni meselesinin ortaya çıkmasına önderlik eden devletlerden birinin ABD olduğunu tahmin etmek, hiç  de güç olmasa gerek. TÜRKSAM Başdanışmanı Dr. Şenol Kantarcı,  “Türkiye’nin yıllardan bu yana karşı karşıya kaldığı  Ermeni meselesinde ABD’nin büyük rolü var. ABD, Osmanlı  ile 7 Mayıs 1830 imzalanan bir antlaşma ile  ‘en çok kayırılan ülke’ statüsünü aldı. Bu gelişme, Anadolu’da Ermeni meselesinin filizlenmesinde etkili oldu. Böylece, Türkiye’de simsarlar kullanmaya başlayan ABD, bunların arasına Ermenileri de dahil etti. Ticari planında, Ermenilerden faydalandı. Bunun sonucunda Anadolu’da zengin bir Ermeni burjuvazisi ortaya çıktı” dedi.

İşte o okuldan yetişenler

1890 yılına kadar kolejde Bulgar öğrencilerinin çoğunlukta olduğu görülmekteydi. Bu tarihten itibaren de Ermeni öğrenciler çoğunluktadır. Zira Robert Koleji Bulgarlarla ilgili hedefine kısmen ulaşmış, bir diğer misyonu olan Ermeni meselesini alevlendirecek mahiyette Ermeni öğrenciler tercih etmişti. 1890’dan itibaren ülkede Ermeni tedhiş hareketlerinin ortaya çıkması, kolejin hangi amaçlara hizmet ettiğini göstermekteydi. Kolejin eski müdürlerinden Protestan misyoner George Washburn, hatıralarında öğrencilerin okulu bitirdikten sonra memleketlerinin lideri olacak şekilde yetiştirildiğini ifade etmişti. Türkiye’de Başbakanlık yapan DSP’nin efsanevi lideri Bülent Ecevit ve Tansu Çiller’in de öğrenci olduğu Robert Kolej’den mezun olan ünlü isimlerin bazıları şöyle: Orhan Pamuk, İsmail Cem, Prof. Dr. Ayşe Soysal, Prof. Dr. Tosun Terzioğlu, Serdar Bilgili, Betül Mardin, Sedat Ergin, Yıldırım Türker, Hüsnü Özyeğin, Cem Boyner, Burhan Karaçam, İbrahim Betil, Halis Komili, Osman Kavala, Nejat- Şakir Eczacıbaşı, Ömer Madra, Emre Gönensay, Cem Kozlu, Haldun Dormen, Genco Erkal, Göksel Kortay, Nevra Serezli, Suna Kıraç, Feyyaz Berker.

Türkiye’yi karalamak için her yola başvuruyorlar

ABD’nin elinde oyuncak olan Ermenilerin Osmanlı Devleti’ne çamur atma yarışı, daha sonra Türkiye Cumhuriyeti’ni karalama kampanyasına dönüştü Amerikan Protestan misyonerliği, Anadolu’da üç merkezden yürütülüyordu. İlk önceleri eğitim ve dini hareketler yoluyla gerçekleşen misyonerlik faaliyetlerini, ABD’nin yetiştirdiği ve Türkiye’ye gönderdiği bin 200’ün üzerindeki Ermeni sürdürüyordu. Bunların 82 tanesi başrahip statüsündeydi. Anadolu’daki eğitim merkezleri İstanbul Robert Koleji ve Amerikan Kız Koleji, Gaziantep’te Merkezi Türkiye Koleji, Merzifon’da Anadolu Koleji, Urfa’da Harput Koleji, İzmir’de Uluslararası Kolej, Van’da Van Koleji, Talas’ta Amerikan Mektebi ve Tarsus’ta St Paul’un Koleji’ydi. Bu okullardaki öğrencilerin tamamına yakınını Ermeni öğrenciler oluşturuyordu. 19. yüzyılda, Osmanlı Devleti içerisindeki Ermeniler, ABD’ye göç etmeye başladı. Daha sonra bu Ermeniler Anadolu içinde kalan Ermenileri teşkilatlandırarak isyan eylemlerine yönlendirme operasyonuna girişti. Onların başlattığı Osmanlı Devleti’ni karalama kampanyası, genç cumhuriyetin kurulmasından sonra Türkiye Cumhuriyeti’ni karalama kampanyasına dönüştü. Bu arada, ABD dış misyoner örgütünün Sekreteri Judson Smith, Ermeni misyonerlere methiyeler düzerek, “Bütün bu asil hizmetlerimiz, Ermeni milletini bize karşı sonsuz sevgi ve şükran duygularına gark etti. Ermeniler yüreklerini çelik bir çengelle misyonerlere bağladı. Artık Ermeni milleti, bu koruyucularının ve velinimetlerinin ellerinde bir balmumu parçası gibidir”  diye konuşuyor. Smith, bu sözleriyle, Ermenilerin ABD’ye artık bağımlı olduğunu aleni bir şekilde dile getiriyor.

İncil dağıtımı

Yabancı misyonerler İstanbul’un en işlek caddelerinde Hıristiyanlık propagandası yapmak ve İncil dağıtmaktan çekinmiyorlar.

Türkiye’yi ambargolarla tehdit ettiler 
ABD, 1974 yılında yapılan Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra ‘ambargo’ silahını çekti. Tehdit sökmeyince, geri adım atmak zorunda kaldı.

Kıbrıs’taki çıkarları Rumları katliam yapmaya sevk etti

Türkiye’yi Kıbrıs konusunda istediği gibi yönlendirmek isteyen ABD, Ankara’nın, AB konusunda ısrarcı davranması nedeniyle bu süreci de en iyi bir şekilde kullanmıştı. ABD’nin Türkiye için kullandığı diğer koz ise ambargolardı. ABD’nin dünyada kullandığı üçüncü  en büyük üs olan İncirlik’ten dolayı ise ilişkiler hep bir aşk-nefret gerginliği üzerinde gitmişti. ABD bu üssü  kaybetmemek için hem Türkiye ile iyi geçiniyor, hem de Türkiye’ye aba altından sopa gösteriyordu. 

Makarios sahnede 
Ada’nın iki toplumlu olmadığı dönemde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olan Makarios aynı zamanda ENOSİS fikrinin ve EOKA örgütünün en büyük savunucusuydu. Makarios Ada’yı Helenleştirme çabaları sırasında ABD’ye karşı tavır almayı ihmal etmedi. “Bağlantısızlar Hareketi”nin başını çekerek ABD’ye bir anlamda meydan okudu. Makarios’un bu tavrı karşısında ABD sesini  çıkartamadı. Bir taraftan Türkleri katletme operasyonu gerçekleştiren Makarios, diğer taraftan ABD’yi de izlediği diplomasiyle bir anlamda dize getirdi. ABD’nin bu sessizliğinin altında Ada’da bulunan üsler yatıyordu. ABD’nin, Doğu Akdeniz’deki çıkarları Ada’da yaşayan Türklerin canlarından daha önemliydi.

Kıbrıs Barış Harekatı 
Yıllar geçse de Kıbrıs’ta Rumların Türklere yönelik saldırıları kesilmeyince Türkiye müdahale kararı aldı. 20 Temmuz 1974 günü Kıbrıs’a ilk bomba düştükten kısa bir süre sonra saat 06.10’da Türkiye, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in yorgun sesini duydu: “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kıbrıs’a indirme ve çıkarma harekâtı başlamış bulunuyor…” Türkiye bu sesle sokaklara aktı. İnsanlar birbirlerine sarılıp ağlıyordu. Müdahale sonucu Yunanistan’daki cunta idaresi ve Kıbrıs Nikos Sampson hükümeti de yıkıldı. Harekatın ardından Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’ın katılımıyla toplanan Cenevre Konferansı’ndan bir sonuç alınamaması üzerine ikinci barış harekatının yapılması kararlaştırıldı  

‘Ayşe tatile çıksın’ 
İlk harekâtta Türk askeri dar bir bölgede hareketsiz kalmıştı. Başbakan Ecevit bu riski daha fazla taşıyamayacağını düşündü. Şifre, Dışişleri Bakanı Turan Güneş’in kızının adıydı: “Ayşe Tatile Çıksın.” Herkes, bu ünlü parolayı ilk harekâtı başlatan parola sanır; ancak bu söz, “Kıbrıs’ta, ikinci harekâtın başlamasının emriydi. Mehmetçik, 14 Ağustos’ta başlayıp 16 Ağustos’ta sona eren üç günlük II. Barış Harekatını gerçekleştirdi. Bu harekat sonucunda gerçekleştirilen ateşkes ile Türk tarafının sınırları çizildi. Türklerin Kıbrıs’ta ölmesine göz yuman ABD, müdahale nedeniyle Ecevit hükümetine sert tepki gösterdi. ABD Kongresi’nde bir grup, Türkiye’ye savunma amacıyla verilen silahların harekatta kullanılması nedeniyle ambargo konulmasını istedi.

Tüm  üsler kapatıldı 
Amerikan Kongresi 5 Şubat 1975’te Türkiye’ye yönelik silah ambargosu kararını aldı. Türkiye’nin buna ilk yanıtı bir hafta sonra Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kurulduğunu ilan etmek oldu. Daha sonra 25 Temmuz 1975’te Türkiye ABD’ye verdiği bir nota ile 1969 tarihli Türkiye-ABD Savunma İşbirliği Anlaşması’nı askıya aldığını ve ülkedeki bütün ABD üs ve tesislerinin Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrol ve gözetimi altına girdiğini açıkladı. Bu gelişme sonucu başlayan görüşmelerde iki ülke arasında yeni bir uzlaşmaya varıldı. Ambargo, Başkan Jimmy Carter’in girişimleri sonucu 1978’de kaldırıldı.

Kıbrıs’a barışı  sağlamak için girdik 
Başbakan Bülent Ecevit,  20 Temmuz 1974 tarihinde düzenlediği tarihi basın toplantısında, Türk askerinin Kıbrıs’a ayak bastığını açıklıyordu. Ecevit, “Kıbrıs’a savaş için değil, barış için gidiyoruz” diyerek, harekatın amacını tüm dünyaya resmen ilan ediyordu. 

Dağın tepesindeki tankın hikayesi 
Bu öykü, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sırasında Beşparmak Dağları’nın zirvesine kadar tırmanan Türk Ordusu’na ait bir tankın ibret dolu hikayesidir. Tankı buraya çıkaran, Onbaşı Gürler Erdağ, Er Abdülkadir Kurt ve Er Recep Doğan Yiğit’tir. Birliğin komutanı, tankın sürücüsü kahraman askere, “Evladım bu tankı buraya nasıl çıkardın?” diye sorunca. Asker; “Komutanım, o anda gözlerimin önünde engelsiz dümdüz bir yol göründü. Rumlar kaçıyordu, ateş ede ede buraya öyle çıktım” cevabını verir. Komutan Mehmetçiğe emreder: “Tankı indir.” Er cevap verir: “O yolu görmeden nasıl indireyim komutanım.” Tank hâlâ o dağın zirvesinde durmaktadır. Dünya durdukça da duracaktır.  
(Kaynak: Kuzey Kıbrıs Şükran Dergisi)

Annan Planı’nın hedefinde Türk askeri vardı… 
Araştırmacı Ata Atun, “Şayet Annan Planı kabul edilseydi, Kıbrıs’ta Türk varlığı ortadan kalkacaktı” dedi 
1983 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte uluslararası ambargo Türkler üzerinde daha çok hissedilmeye başladı. ABD her seferinde KKTC üzerinde ambargonun kaldırılacağı sözünü vermesine rağmen Türkiye’yi oyalamayı sürdürdü. Bunun en son örneği Annan Planı’nda yaşandı. Annan Planı konusunda Türkiye’nin bir adım önde olma söylemini ortaya atan ABD Türkiye’ye karşı her fırsatta KKTC’yi kullandı. KKTC’nin de Rum kesimiyle birlikte AB’ye girebileceği yalanını ortaya atan ABD ve AB, Türkiye’yi ve KKTC’yi kendi içinde bölmeye çalıştı.

BOP Projesi’nde var 
Annan Planı’nın Kıbrıs’ta 1974’den geriye dönüş olacağını belirten Araştırmacı Ata Atun, “Plan, Kıbrıs’taki durumu 1974 öncesine getiriyor, asla bir çözüm ortaya koymuyordu. ABD’nin, Annan Planı’nı dayatmasının ardında bildiğimiz Büyük Ortadoğu Projesi yatmaktadır. Annan Planı ile adada Türk varlığı neredeyse ortadan kaldırılmak isteniyordu. Barcelona sürecine Türklerin katılmaması bahane edilerek Türk varlığı adada ortadan kaldırılacaktı. İki toplum arasındaki sürtüşmelere geri dönülebilirdi, Annan Planı kabul edilmiş olsaydı adada sadece 650 Türk askeri kalmış olacaktı. Annan Planı Türk askerini adadan çıkarmak için hazırlanmış bir plandı” dedi.

Üslerin peşinde 
ABD’nin Doğu Akdeniz’deki varlığını, hatta AB’nin Akdeniz’deki varlığını sürdürebilmesi için Kıbrıs’taki üsleri korumak zorunda olduğunu dile getiren Atun, “ABD Akdenizdeki üslerinden dolayı Türkiye’den hem vazgeçemiyor, hem de Türkiye ile sert bir ilişki içerisinde bulunuyor. Annan Planı’nın  altında ABD’nin ve İngilizlerin üslerini kaybetmemek istemesi yatıyordu” diye konuştu.

AB kârlı  çıkacaktı 
Annan Planı’nı beraber hazırlayan AB ile ABD’nin ortak amacı Türk askerini adadan çıkarmak ve Türk devletini ortadan kaldırmaktı. Annan Planı kabul edilseydi bundan esas kazançlı çıkacak olan AB olacaktı. Kıbrıs, AB’nin siyasi sınırları içinde sorunsuz yer alacaktı.     ABD adada Ortadoğu’da yürüteceği topyekün işgal için sağlam bir üs istiyor. ABD-İsrail tamamen yeni savaş planlarına dayalı bir strateji izliyor. Tamamen AB’ye ait bir Kıbrıs ABD ve İsrail için büyük sorunlar yaratabilirdi. ABD, Annan Planı’nın getirdiği geçici ABD-AB uzlaşması yerine, kuzeyin ABD, güneyin ise AB’ye taksimi şeklinde bir tercih yaptı. ABD KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’tan açıkça askeri üs talep etti. Daha önce Rauf Denktaş, Powell’ın yaptığı bu teklifi sert bir dille reddetmişti. ABD bu sefer Talat’la şansını denemek istedi. Bu strateji adanın kuzeyinde ABD’nin askeri olarak egemen olmasına dayalı.

Kıbrıs koparıldı 
Eğer Annan Planı’yla AB lehine adada birleşme sağlansaydı, ABD ve İsrail Ortadoğu’da tamamen dayanaksız ve üssüz kalacaktı. Ortadoğu’da halkların mücadelesiyle kuşatılan ABD ve İsrail, Doğu Akdeniz’i de yitirip Batıdan AB tarafından kuşatılacaktı. ABD, plana Rumların ‘hayır’ demesini sağladı. Sonuçta ada Türkiye’den koparıldı, ABD etkisi altına girdi. ABD için en iyi, AB için yetersiz, Türkiye için ise en kötü kompozisyon ortaya çıktı.

ABD; katliam, komplo kardeş  kanı demektir  
Dünyanın hangi bölgesinde olursa olsun, kendi çıkarları uğruna iç savaş çıkarmaktan hiçbir zaman çekinmedi.

19. ve 20. yüzyıllarda olaylarla belgelenen acı gerçek

Amerika Birleşik Devletleri tarihine baktığımız zaman özellikle son 200 yılda katliam, cinayet ve suikastlarla karşılaşırız. Bu tabloda, Amerikan faşist yapısının  çıkarları en üst noktada olduğu için, bazen başka devletler çarpıştırılır, bazen de aynı ülkedeki kardeşler birbirine kışkırtılarak iç savaş koşulları yaratılır. 1980 öncesini ele aldığımız bölümde, Gazetemiz yazarı Prof. Dr. Özcan Yeniçeri’nin anlattığı gibi, “yeri gelir sabah ülkücünün vurulmasına aracı olan silah, öğleden sonra bir devrimciye doğrultulur.” Orada, kardeşlerin karşılıklı  olarak hayatlarını kaybetmesi değil, Amerikan çıkarları  çalışmaktadır.

Kışkırtıcılık geçmişi 
Bu kardeş kavgalarının en önemli unsurlarından birini de Kürt konusu oluşturmaktadır. Yaklaşık bin senedir Anadolu’da beraber yaşayan, çok ciddi bilimsel kaynaklarda 27 Türk boyundan biri olduğu vurgulanan Kürtler, emperyalizmin ortaya çıkışından itibaren hiçbir zaman rahat bırakılmadı. 19. yüzyıldan itibaren, Kürt kökenli vatandaşlarımız, bir kışkırtma faaliyetinin hedefi oldu. ABD-Türkiye ilişkileri kronolojik olarak incelendiğinde bu acı gerçek ortaya çıkar. Kışkırtıcılığın geçmişine baktığımız zaman en çarpıcı dönem, 1900’lerin başı olarak dikkat çekiyor. 1800’li yıllarda Ermenileri kışkırtma hareketleri sonuç vermiş, Türkleri katleden bir halk oluşmaya başlamıştı. Ermeni çeteleri bulundukları bölgelerde katliamlar gerçekleştirip, ayaklanmalar çıkartırken, Kürtler, işbirlikçi bir kesimin çıkardığı isyanlar dışında Müslüman Türklerin yanında yer almıştı.  
Rahat bırakmadılar
 
Başta ABD olmak üzere emperyalistler, hiçbir zaman Kürt kökenli vatandaşlarımızı rahat bırakmadı. Sürekli bir sorun varmış gibi hareket etmeye çalıştılar. Emperyalistlerin, İsrail ve Ermenistan’ın ardından, bu coğrafyaya sokmak istediği “Üçüncü Kama” nın adı “Kürdistan” olacak ama bu hiçbir zaman Kürt kökenli vatandaşlarımızın çıkarına olmayan bir kukla yapıdır. Bu çalışmalarını son 15 yılda iyice hızlandıran, Amerikan devleti, ortaya çıkan BOP haritası ve Amerikalı yetkililerin “22 ülkenin sınırları değişmeli” sözleriyle bu operasyonu açıkça itiraf ediyor. Özellikle de son 23 yıldır, dünyanın en vahşi terör örgütlerinden biri olan PKK’ya verilen destek bunu kanıtlıyor.  
Koz olarak kullanılıyor
 
Emperyalistlerin desteklediği Kürtler, sadece Türkiye’de değil, Irak’ta, İran’da ve Suriye’de, sürekli bir eylemlilik süreci yaratmaya çalışıyor ve o ülkelerin içişlerine yönelik müdahaleleriyle gündeme geliyordu. Bu üç ülke ayrılıkçı terörü zaman zaman Türkiye’ye karşı bir koz olarak kullansalar bile, terör bugün kendilerini de tehdit ediyor. Büyük tehdit Amerika ise bölgede “Kürt kozunu” sürekli gündemde tutuyor.

Barzani, Berzenci’nin görevini devraldı!.. 
Osmanlı’ya Irak’ta isyan başlatan Berzenci aşiretinin reisi Şeyh Mahmut’un gücünü kaybetmesi, sahneye Barzanileri çıkardı

Irak’ın kuzeyi, geçmiş  yüzyıllarda önemli ticaret yollarının güzergahında olması, sanayi devriminden sonra da zengin petrol yatakları dolayısıyla, hep bir mücadelenin merkezi olmuştu. Feodal yapısından bir türlü  kurtulamayan bu coğrafya, hep birkaç aşiret tarafından kontrol edilmişti. Barzani ailesinden önce bölgede en güçlü aşiret Berzencilerdi. Araştırmacı-Yazar Hakkı Öznur’un ‘Cahşların Savaşı’ adlı kitabında Berzenci ailesiyle ilgili önemli bilgiler yer alıyor. Kürtçülük hareketinin önderliğini de Berzenci aşiretinin reisi Şeyh Mahmut Berzenci yapmıştı.   
Bölgede terör estirdi
 
Şeyh Mahmut, aşiretin başına geçtikten sonra bölgede terör estirmişti. Osmanlı’ya karşı ilk olarak Çarlık Rusya’sı ile işbirliğine çalışmış, Bolşevik iktidarının emperyalist saftan çekilmesiyle İngilizlerin kucağına oturmuştu. 1917’de Bağdat’ı ele geçiren, 1918 yılının 9 Mayıs’ında da Kerkük’e giren İngilizlerle temasa geçmeye çalışan Mahmut Berzenci, İngiliz raporlarına göre, İngilizlerin bölgedeki temsilcisi olmak istemişti. Ancak aynı ay içinde Türk güçleri Kerkük’e yeniden girmiş ve Mahmut Berzenci’yi tutuklamıştı. Bölge ve aşiret mensuplarına insan gibi davranan Türk askerinin bu tavrı önder Kürtleri etkilemiş, Türk düşmanı aşiretin bazı mensupları Türk ordusuna katılmıştı.  
Nixon’a mektup
 
Ancak İngilizlerin yeniden bölgeye hakim olması üzerine Berzenci, pervasızca mektuplar yazmaya başlamıştı. Bu mektuplarında İngilizlerin denetimi altında özerk bir Kürt devleti kurulmasını talep etmişti. Meşhur Binbaşı Noel’i bölgeye “ayrılıkçı Kürt   hareketini örgütlemesi” için gönderen İngilizler, Berzenci’yi 1918’de “Güney Kürdistan Kralı” ilan etmişti. Berzenci sadece İngilizlerden değil Amerikalılardan da işbirlikçilik talep ediyordu. Paris Barış Konferansına katılıp bir şeyler koparmaya çalışan Berzenciler adına hareket eden temsilciler, ABD Başkanı Wilson’a bir mektup göndererek, 8 Ocak 1918 tarihinde açıkladığı prensiplere uyulmasını talep etmişlerdi. 
Azılı Türk düşmanı
 
Berzenci’nin talepleri bir süre sonra İngilizleri de çıldırttı. Hayatı emperyalizm işbirlikçiliği ile geçen Berzenci, bu gelişme üzerine “İngiliz emperyalizmine karşı cihat” çağrısı yaptı. Ancak kendisi bölge dışına kaçtı. İngilizlerden özür dileyen Berzenci, 1956 yılında Bağdat’ta öldü. Berzenci, hayatı boyunca hep azılı bir Türk düşmanı ve emperyalist pi-yonu oldu. Öldükten sonra Berzenciler de sessiz sedasız, eski güçlerini yitirdiler ve kayboldular. Berzenci daha hayattayken, bir aşiret daha güçlenmeye ve Irak’ın kuzeyini hakimiyet alanı haline getirmeye başlamıştı. Bu aşiret Barzan Köyü merkezli Barzanilerdi.

Meclis’te hararetli tartışma 
TBMM’de Atatürk’ün de katıldığı oturumda söz alan Rauf Orbay’ın Musul ve Kerkük’ün hakimiyetinin Türkiye’ye verilmesini istemesi, mebuslar tarafından coşkuyla karşılanmıştı.

Kürt isyanına İngilizler hep destek verdi 
1800’li yılların başından itibaren özellikle Anadolu’da yaşayan Kürtleri kışkırt-manın başrolünü İngilizler üstleniyordu. 
İngilizler Irak topraklarındaki Kürtlerin kontrolünü ele geçirdikten sonra, Anadolu’daki Kürtlere de el attı. 1921’deki Koçgiri isyanı, 1924’te Beytüşşebap’taki Kürt isyanı İngilizlerin desteğiyle gerçekleşti. Prof. Dr. Mim Kemal Öke, o tarihlerdeki Kürt isyanlarının arkasında İngilizlerin olduğunu belirtiyor. Öke’ye göre isyanlar tamamen İngiltere’nin bölgedeki politikasıyla örtüşüyordu; “İngilizler Anadolu’daki Kürtleri aşiretler vasıtasıyla isyana teşvik etti, silah verdi. Tek bir amacı vardı: Musul-Kerkük ve Kuzey Irak bölgesini kontrolünde tutmak. Bunda da başarılı oldu.”  
Oyunun bir parçası
 
Bu isyanların haricinde özellikle 1926’da imzalanan Ankara Antlaşması öncesi ve o döneme denk gelen bazı isyanlar da İngiliz oyununun bir parçası olarak değerlendiriliyor. 1926 Ağrı, 1927’deki Mutki ve hatta 1930’daki Pülümür isyanının bile İngiliz bağlantılı olduğu vurgulanıyor. Tarihçi İsmet Bozdağ, “Bölgede isyan ve kışkırtmalarda etkili olan İngilizler bu işi çok iyi yaptılar. Kürt isyanlarının arkasında İngilizler vardı” diyor. Sadece İsmet Bozdağ değil onun gibi düşünen Yunus Nadi de Lawrence’i yazarken İngilizleri Ağrı isyanı ile birebir ilişkilendiriyor.  
Meclis zabıtlarımızı biliyorlardı
 
Lozan görüşmeleri sırasında bütün Avrupa ülkeleri kapitülasyonların kaldırılması fikrine karşı çıkarken, özellikle İngiltere Musul’daki hakimiyeti için mücadele vermişti. Ama İngilizlerin elinde çok sağlam deliller ve buna bağlı olarak haklı bir korku sendromu bulunuyordu. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki görüşmeler sırasında Hasan Saka, ardından Rauf Orbay, Musul ve Kerkük hakimiyetinin Türkiye’ye verilmesi için konuşmalar yaptıktan sonra, Bağdat’ı ele geçirme düşüncesini bile ileri sürmüşlerdi. Araştırmacı-tarihçi Orhan Koloğlu’na göre, İngilizlerin bu zabıtlardan haberi vardı; bu yüzden Kürt isyanlarını desteklediler.  
İngiliz silahı Şeyh Said isyanında
 
Anadolu’ya silah nakliyatı sadece Irak üzerinden yapılıyordu. Zaten İngilizlere ait silahların Şeyh Said isyanında kullanıldığı ortaya çıkmıştı. Pek çok uzmana göre de Şeyh Said isyanının arkasında sadece ve sadece İngiltere vardı. Akdeniz Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Ercan Çitlioğlu bu görüşe inananlardan. Orhan Koloğlu’nun yorumu, isyanın  İngilizler tarafından çıkarıldığı konusuna son noktayı koyar nitelikte: “Şeyh Said isyanı İngilizler tarafından çıkartıldı. Amaç Türkiye’yi o sırada yaklaşmakta olan Ankara Antlaşması’nı imzalamaya zorlamaktı. Bunda da başarılı oldular. Zaten isyancılarda yakalanan silahların tamamı İngiliz marka tüfeklerden oluşuyordu. Bu da açıkça herşeyi ortaya koyuyor.” 
Barzani ailesi yıllarca kucak kucak dolaştı

İngiltere ve Rusya’nın ardından ABD’ye yaslandılar

Emperyalistlerin kapısını  aşındıran Barzani aşireti, dış güçlerin de verdiği destekle, Türkiye’yi karıştırabilmek için her türlü yolu denedi

Irak’ta Türkiye’ye karşı faaliyetlerin merkezinde her zaman bir aşiret yer alıyordu: Barzaniler. Osmanlı Devleti’ne başkaldıran Berzenci aşiretinin gücünü  kaybetmesinin ardından sahneye çıkan; emperyalist ülkelerin piyonu Barzaniler, sırtlarını dış güçlere dayayarak bugünlere geldi. Barzani aşireti, bu faaliyetleri büyük devlet desteği olmadan sürdüremezdi. Bu nedenle sık sık emperyalist devletlerin kapılarını  aşındırdılar. Dağlarda yaşayan bu peşmergeler, sadece yaşadıkları  coğrafyayı değil, Türkiye’yi de karıştırabilmek için her yola başvurdu. Tarih boyunca İngilizler, Çarlık Rusya’sının devrilmesinden sonra SSCB ve en sonunda ABD ile işbirliğine giren Barzani aşiretinin en önemli lideri, Molla Mustafa Barzani’ydi. 1940’lı yıllardan öldüğü 1979’a kadar, Irak Kürtlerinin lideri pozisyonundaki Barzani’ye tek rakip yine kendi içinden çıkmıştı. O isim, Irak Kürdistan Demokrat Partisi’nden ayrılarak Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği’ni kuran Celal Talabani’ydi. Irak’ın bizi en çok ilgilendiren bölgesi kuzeyiydi. Türkiye’ye de yönelik kışkırtma faaliyetlerinin hiçbir zaman kesilmediği bu coğrafya, Ankara’nın her zaman ilgi odağı olmuştu. Bölgede yaşayan Türkmenler ve Kerkük, bölgeye ilgi duymamız için yeterli nedendi.

İngilizlere casusluk yaptılar 
Irak’ın kuzeyini parselleyen Barzaniler’in Osmanlı’dan bugüne kadar İngiliz casusu olarak çalıştıkları ortaya çıktı. Araştırmacı-tarihçi Cezmi Yurtsever, Osmanlı Arşivleri’nden elde ettiği bilgilere dayanarak yaptığı açıklamada, aşiretin geçmişte eşkıyalık yaptıkları için “başıbozuk” olarak adlandırıldıklarını kaydetti.  Yurtsever, şunları söyledi: “Arşivlerde, Musul-Kerkük yöresiyle ilgili 96 adet belgede, bölgenin Türk yönetiminden nasıl koparıldığı açıkça anlatılıyor. Barzanilerin, petrol yataklarını devletleştiren Abdülhamit yönetimine karşı aşiret isyanlarını yönettikleri ve para karşılığı casusluk yaptıkları, belgelerde açık açık ortaya konuluyor.”  O dönemde Barzani aşiretinin başında olan Abdüsselam’ın üzerine asker sevk edildiğinde ele geçen mektuplarda, İngilizler’den yardım alındığının tespit edildiğini anlatan Yurtsever, “Van Valisi Haydar Bey’in 2 Ağustos 1919 tarihinde İstanbul’a çektiği şifreli telgrafta da Erbil ve Revanduz aşiret reislerine de ayda 170’şer Ruble maaş dağıttıkları yazılmıştır. Barzani aşireti, bugün de aynı destekle benzer işler yapıyor. İngiliz ve Amerikalılar’ın bütün amacı, Kürtlere petrol ve gaz yataklarının bekçiliğini yaptırmaktır” dedi.

İlk ciddi isyan 1903’te 
Barzaniler, 20’inci yüzyılın ilk ciddi isyanına da 1903 yılında imza atmıştı. Şeyh Muhammed ölünce yerine geçen oğlu 2. Abdüsselam, babası gibi, Osmanlı’ya başkaldırdı. Çünkü, bölgede yaşayanlara eziyet ettiği için diğer aşiretler tarafından pek sevilmiyordu. Bu nedenle Osmanlı’ya şikayet edilmişti. İstanbul bölgeye hemen bir askeri birlik gönderdi ve ilk isyan alevlenmeden bastırıldı. Bunu diğer isyanlar izledi. Osmanlı dağ birlikleri Abdüsselam ve adamlarının peşini hiç bırakmadı. Osmanlı yönetimi idari tedbirler yanında Abdüsselam’a yardım-yataklık edenleri cezalandırmak dahil pek çok askeri tedbir almasına rağmen bu peşmerge yakalanamadı. Azılı bir Türk düşmanı olan Abdüsselam’ın, 1907 başlarında katıldığı bir toplantıdan sonra Osmanlı yönetimine gönderdiği  talepler listesi, DTP’nin istekleriyle örtüşüyor. Abdüsselam ve şürekasının Osmanlı’dan talepleri şöyleydi: Kürt bölgelerinde Kürtçe resmi dil olarak kabul edilsin. Eğitim Kürtçe yapılsın. Bölgeye, iyi derecede Kürtçe bilen kaymakamlar, nahiye müdürleri ve memurlar tayin edilsin. Bu talepler akıllara, günümüzde ABD, AB, DTP, terör örgütü PKK ve bazı aklı evvellerin Türkiye’den isteklerini getiriyor. Ne kadar da çok benziyor.

Yanar döner gibiler  
Kürt Mahabad Cumhuriyeti’nin başkomutanlığını yapan Mustafa Barzani, 1970’te Saddam’la bir araya gelmişti.  Oğlu Mesut Barzani, ABD Başkanı Bush’la görüşmeye peşmerge kıyafetiyle gitmişti.   
Barzani aşireti, bölgede yaşanan tüm karışıklıklardan istifade eden bir yapıya sahipti. Mustafa Barzani, 13 Ocak 1946’da SSCB’nin de desteğiyle Mahabad’da ilan edilen Kürt Mahabad Cumhuriyeti’nin kuruluşunda önemli rol oynadı ve tümgeneral rütbesiyle başkomutanlığa getirildi. 1947 yılında SSCB’nin İran’dan çekilmesiyle Kürt Cumhuriyeti son buldu. Barzani, 500 silahlı peşmergeyle birlikte SSCB’ye kaçtı.  
1958 darbesinden sonra Barzani Bağdat’a döndü. General Kasım, Kürtler’i yanına alarak Arap milliyetçilerini bastırmayı planlıyordu. Baas rejimi ilk yıllarında Kürtlerin arasındaki ayrılıktan faydalandı. Ancak Mustafa Barzani, KDP’nin kontrolünü ele alınca Kürt problemi Irak’ta yeniden hortladı. Mart 1970’te Saddam Hüseyin bölgeye gelerek Barzani’ye Baas’ın iyi niyetlerini aktardı ve Kürtlere özerklik sağlayan manifestoyu tanıdı.  
ABD Başkanı George W. Bush, Molla Mustafa Barzani’nin oğlu Irak Kürdistan Demokratik Partisi lideri Mesud Barzani’yi, Beyaz Saray’da ’Kürdistan bölgesel hükümetinin başkanı’ sıfatıyla ağırlamıştı. Barzani, Ekim 2005’te gerçekleşen bu görüşmeye, üzerinde peşmerge üniformasıyla katılmıştı. ABD Başkanı Bush, yaptığı açıklamada, Mesut Barzani’yi Oval Ofis’te ağırlamanın kendisi için bir onur olduğunu söylemişti.

Yaşamı  dağlarda geçti Amerika’da can verdi 
Peşmerge lideri Mesut Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani, aşiretiyle birlikte dağları mesken tuttu, eşkıyalık yaptı, yol kesti, isyan çıkardı. Yaşamının son döneminde, İran’ın da desteği kesmesiyle ABD’ye sürgüne gönderildi. 1 Mart 1979’da akciğer kanserinden öldü.

Şeyh Sait isyanıyla ilgileri vardı 
Barzani aşiretinin, Şeyh Sait, Şemdinli ve Ağrı isyanlarında da rolü vardı. 21’inci Yüzyıl Türkiye Enstitüsü’nden Ali Akbaş’ın Barzanilerle ilgili araştırmasında çok çarpıcı sonuçlar yer alıyor. Enstitü’nün dergisinde yayınlanan araştırmaya göre Barzaniler, Cumhuriyetimizin ilk yıllarında, Türkiye’nin içinde de karışıklıklara yol açan eylemlerde, isyanlarda rol almıştı. Barzani aşiretinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kerkük ve Musul üzerine hesaplar yaptığı bir dönemde patlak veren Şeyh Sait isyanıyla da yakından ilgili olduğu görülmekteydi. Şeyh Sait, isyan etmeden bir süre önce Muş’ta Molla Mustafa Barzani, Seyit Abdulkadir ve Şeyh Abdurrahman Şırnaki ile bir araya gelerek yürütecekleri faaliyetlerin esaslarını kararlaştırmışlardı. Yine 1925 ve 1927 yılındaki Şemdinli isyanları da Barzani aşiretine yakın akraba aşiretler tarafından desteklenmişti. 1930 yılında çıkan Ağrı isyanı sırasında Türk askerinin bölgede baskıyı artırdığı bir dönemde isyanın elebaşı olan Hoybuncular, Barzani’den yardım istemişti. Bunun üzerine Molla Mustafa Barzani önderliğinde 500 kişi Hakkari yöresine gelerek, buralarda karışıklıklar çıkarılmasını sağlamıştı. Barzani, şimdilerde ABD’den aldığı dolarlarla Türkiye’ye kafa tutuyor.

Eline geçen her fırsatta bölücülere destek verdi 
ABD, Türkiye Cumhuriyeti döneminde Anadolu topraklarında sahneye çıkan tüm bölücü unsurlara hamilik yaptı.

Washington Kürtleri özgürlük vaadiyle sürekli kullandı 
Sözde müttefikimiz Amerika Birleşik Devletleri, özellikle İngiltere’nin başını çektiği emperyalist ülkeler gibi Anadolu’da yaşayan Kürtleri sürekli kışkırttı; onları özgürlük ve bağımsızlık yalanıyla kandırarak, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı isyana teşvik etti. Kurtuluş Savaşı sırasında Yunan, İngiliz ve Fransızlara karşı yurdumuzu savunan Türk askeri, Kürt isyanlarıyla da mücadele etmek zorunda kalmıştı Bu süreçte, genç Türkiye Cumhuriyet rejimini yıpratacak, isyanlar başlatılmıştı. Önce, Hakkari ve çevresinde Nasturi, ardından Şeyh Sait isyanı patlak vermişti.

İstiklal Mahkemeleri 
O dönemde Başbakan Fethi Okyar’dı. Okyar’ın, isyanı bastırmak için kan dökülmesine karşı çıkması üzerine hükümet değişmiş, İsmet Paşa kabinesi kurulmuştu. İsmet Paşa hükümeti iki karar alır, biri İstiklal Mahkemeleri’nin kurulması, ikincisi Takrir-i Sükun Kanunu. Mustafa Kemal’in, “Milletin elinden tutmaya lüzum vardır. Devrimi başlayan tamamlayacaktır” sözleri, devletin isyanın üzerine sertlikle gideceğinin işaretiydi. Bölücüler, çıkardıkları bu isyanla Türkiye Cumhuriyeti’ni zor durumda bırakmış ama bir sonuç alamamıştı. İsyancılar yakalanmış, Şeyh Sait ve 46 elebaşı idam edilmişti. Tunceli’de 1937 ve 1938 yıllarında çıkan isyanların bastırılması için gerçekleştirilen hava harekatına, ilk kadın pilotlarımızdan Sabiha Gökçen de katılmıştı. Bu olaylara karışan 6 asi de idam edilmişti.

PKK itirafçısı  söyledi Büyükanıt Paşa uyardı 
ABD’nin, PKK’ya verdiği destek, özellikle son yıllarda doruk noktaya çıkıyor. PKK’lı itirafçıların geçtiğimiz aylarda ABD askeri araçlarının PKK kampına gittiklerini açıklaması, öldürülen PKK’lıların üzerinde ABD silahlarının çıkması bu desteğin en açık kanıtı olarak dikkat çekiyor. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt da, Mayıs 2007’de yaptığı açıklamada, teröre destek veren müttefiklerimizi sert bir dille eleştirmişti: “Teröriste mali yardım yapan da teröristtir. Müttefik olan ülkeler arasında PKK terörünü doğrudan ve dolaylı olarak destekleyen ülkeler vardır. Bu bizi son derece rahatsız etmektedir. Türkiye’de teröristler çeşitli patlayıcılar kullanmaktadır. Topuk koparan mayınlar ve C4, A4 patlayıcılar… Bunlar süpermarketlerden alınmıyor.”

Karasu, işbirliğini belgeliyor 
Kandil Dağı’nı mesken tutan terör örgütü PKK’nın elebaşlarından Mustafa Karasu’nun, ABD Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği mektup, işbirliğinin en önemli kanıtlarından biri. 2002 yılında gönderilen mektupta, ABD’nin Irak’a yapacağı harekata PKK’nın destek vereceği belirtilirken, “Kürtler’in aralarındaki ilişkileri düzeltip ittifak yapması için ABD’nin teşvik ve çabalarına acil ihtiyaç var” deniliyor.

Doğu Perinçek PKK’ya verilen 18 desteği açıklıyor 
İP Genel Başkanı Doğu Perinçek, düzenlediği basın toplantısında, Amerika Birleşik Devletleri’nin bölücü terör örgütü PKK’ya verdiği 18 desteği şöyle anlatmıştı:

DESTEK 1 : ABD Dışişleri Bakanlığı üst düzey strateji uzmanlarından Prof. Michael Gunter Şam’da, Hırvatistan Büyükelçisi Graham Fuller ise 1999’da Roma’da PKK’nın başı Öcalan’la görüştü.

DESTEK 2 :Aralarında bir albayın da bulunduğu ABD’li askeri yetkililer, 11 ve 16 Temmuz 2003 tarihlerinde, terör örgütü PKK’nın sözde Başkanlık Konseyi ile bir toplantı gerçekleştirdi.

DESTEK 3 :Irak’ın kuzeyindeki PKK’lı teröristleri 25 kişilik Amerikan askeri timi eğitiyor. ABD timi, gayri-nizami harp unsurları, terör ve karşı-terör uzmanları ile genel kontrol uzmanlarından oluşuyor.

DESTEK 4 :ABD’nin özel kuvveti olan Delta Force birlikleri, PKK’lıları eğitti, savaşa hazırladı. Bu haber, Frankfurter Allgemaine, Observer ve El Hayat adlı gazetelerde yayınlandı. Hiç kimse yalanlamadı.

DESTEK 5 :CIA, PKK’ya 27 Aralık 2002 günü hayali cam sehpa ithalatının ödemesi adı altında 125 milyon olar verdi. Para, banka havalesi yoluyla Suriye’de yaşayan PKK’lı bir işadamına yollandı.

DESTEK 6 :California Eyaleti Los Angeles Bölge Mahkemesi, PKK’nın terörist olmadığına, faaliyetlerinin engellenemeyeceğine ve Cenevre Sözleşmeleri’ne göre savaşın tarafı olduğuna karar verdi. 

DESTEK 7 :ABD, PKK’nın Kuzey Amerika Temsilcisi Kani Gulam’a serbest faaliyet hakkı tanıdı. Pasaport sahtekârlığı nedeniyle yakalanan Gulam, ne hapse gönderildi, ne de sınırdışı edildi.

DESTEK 8 :ABD, PKK’nın güdümündeki Washington Kürt Enstitüsü’nü resmen desteklemektedir. Bu işle Dışişleri Bakanlığı’nın önde gelen stratejistlerinden Prof. Michael Gunter görevlendirilmiştir.

DESTEK 9 :PKK’nın sözde Kürdistan Ulusal Kongresi, 2002’de ABD’nin desteğiyle Brüksel’de toplandı. Zübeyir Aydar, Remzi Kartal ve Nizamettin Toğuç’tan oluşan 3 kişilik heyet ABD’yi ziyaret etti.

DESTEK 10 :ABD’nin resmi kurumları sık sık Sivas ve İskenderun’a kadar uzanan sözde Kürdistan haritaları yayımlıyor. Türkiye’yi parçalanmış gösteren bu haritalar, halen internet sitelerinde yer alıyor.

DESTEK 11 :Bütün dünya bilmektedir ki, uyuşturucu ticareti CIA’nın denetimindedir. CIA, uyuşturucu ihalesinin önemli bir bölümünü PKK’ya verdi. Böylece PKK, önemli bir gelir kaynağı elde etti.

DESTEK 12 :ABD ve Belçika, PKK’ya binlerce İspanyol Mavzeri verdi. 12 Ağustos 1977’de Türkiye’nin İpsala Gümrük Kapısı’nnda ele geçen 1350 adet İspanyol mavzerinin PKK’ya gittiği saptandı.

DESTEK 13 :Orgeneral Eşref Bitlis’in hazırladığı rapora göre, CIA, Körfez Savaşı sonunda, hem Irak’ın depolarındaki hem de peşmergelerin elindeki silahların PKK’nın eline geçmesini sağladı.

DESTEK 14 :Raporda ayrıca, İncirlik’ten kalkan; Çekiç Güç’e bağlı uçakların PKK’lı teröristlere havadan malzeme attığı açıklandı. Bu rapor, 28 Ekim 1995 tarihli Aksiyon dergisinde yayınlandı.

DESTEK 15 :İsrail’den satın alınan silah ve mühimmatın bir bölümü, silah kaçakçıları aracılığıyla Hizbullah’a verilirken, diğer kısmı ise PKK’nın elebaşlarından Şemdin Sakık’a teslim edildi.

DESTEK 16 :ABD’nin kirli işler görevini yürüten Hollanda, PKK’ya yeniden silahlı eyleme geçmesi şartıyla silah vaat etti. Hollanda’nın bu kışkırtmayı ABD’nin Irak planları kapsamında yaptığı saptandı.

DESTEK 17 :PKK elebaşlarından Mustafa Karasu, idam cezasının kaldırılması için ABD’den yardım istedi. AB üzerinden Türkiye’ye baskı yapan ABD, bu isteğin de yerine getirilmesini sağladı.

DESTEK 18 :PKK’nın serbest faaliyet göstermesinde ABD’nin büyük katkısı oldu. Bunun için, PKK’nın adı KADEK olarak değiştirildi. AB, PKK’yı adı değiştirilinceye kadar terör örgütleri listesine koymadı.

Ülkesini sevenlere tahammülleri yok 
ABD, milliyetçi kimliğini koruyarak emperyalizme tavır alabilecek siyasetçileri iktidardan uzaklaştırıyor. 
Ortadoğu’da Afganistan ile başlayan ve Irak ile devam eden ’demokrasi projesi’, ABD’nin üniversitelerinde doğmuş, mayalanmış ve uygulanmış senaryosundan başka bir şey değildi. Senaryo gereği, ABD, başka ülkelerin içişlerine, siyasal ortamına, resmi organlarıyla doğrudan karışmayacak, günün konjonktürüne göre ’anti-komünizm’, ’hürriyet’ya da ’demokrasi’adı altında bu ülkeleri dolaylı olarak yönetme yoluna gidecekti.  
Her yeri karıştırdı 
Bunun için ise öncelikle ülkelerdeki çok kültürlü yapı pekiştirilecek, etnik gruplar örgütlenecek ve ulus-devletler kamplara bölünerek bu grupların birbirleriyle çatışması sağlanacaktı. Amaç, milli kimliklerini koruyan, ülkesini ve bayrağını seven, ABD menfaatlerine aykırı kararlar alabilecek yöneticileri, ulus devletlerin iktidar koltuklarından uzak tutmaktı.  
Başrolü oynadı 
Yahudi asıllı dünyaca ünlü finans spekülatörü Soros, ABD’nin sözde demokrasi operasyonlarında başrolü oynamıştı. Özellikle Yugoslavya ve Ukrayna gibi Doğu Avrupa ülkelerine yaptığı mali yardımın tutarı Birleşmiş Milletler yardımını aşınca, bu anormal ilginin altında “siyasal” bir çıkar olduğu konuşulmuştu. Bazı kesimlerin ’Kapitalis Lenin’benzetmesi de yaptığı Soros’un adını, önce Sırbistan’da Miloseviç’i deviren ayaklanmada, sonra sırasıyla    Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da yaşanan halk hareketlerinde duymuştuk. Artık, George Soros’un girdiği her yerde yönetimler bir bir değişiyordu. 
Siyasete yön verdi 
Kansız biten bu ayaklanmaların perde arkasındaki isim olan Soros, parasal gücünü kullanarak ülkelerin iç işlerine karışmış ve o ülkenin siyasetine yön vermişti. 2003’te  Soros ve ABD’nin arzuladığı lider tiplemesine uymayan Gürcistan Devlet Başkanı Edward Şevardnadze, bir devrimle yıkılarak yerine Batılı tiplemesine oldukça uyan genç bir lider Mihael Saakaşvili getirilmişti. Saakaşvili, parlamentoya ellerinde güllerle girdiği için Gürcistan’daki devrime “Gül Devrimi” adı verilmişti. 
Halk ayaklandı 
Daha sonra Batı ile Rusya arasındaki tampon Ukrayna’da tartışmalı bir seçim yaşandı ve halk ayaklanmaları gündeme geldi. Bunun sonucunda Ukrayna’da ülkede Batı yanlısı Viktor Yuşenko iktidara getirildi. Rejim ihracının eski Sovyet kuşağındaki yeni adresi Kırgızistan oldu. George Soros’un kışkırtmasıyla sokaklara dökülen binlerce gösterici, Kırgızistan Devlet Başkanı Askar Akayev’in istifasını istedi. Saraya girmeyi başaran muhalifler, zafer kutlamaları yaparken, istifa eden Akayev ülkeyi terk etti. Yapılan seçimlerin ardından, Kurmanbek Bakiyev devlet başkanlığına getirildi.  
Kırgızistan olaylara sahne olmuştu 
Kırgızistan’da Soros’un kışkırtmasıyla başlayan gösteriler, kısa sürede tüm ülkeye yayılmıştı. Özellikle ülkenin fakir kesimlerinden başkent Bişkek’e akın eden eylemcilerin, dükkanları yağmaya başlaması üzerine kent çatışmalara sahne olmuştu. Çıkan olaylarda 15 kişi hayatını kaybetmişti.

Mahçupyan: Bu adamı  beğeniyorum 
TESEV üyesi ve AGOS Gazetesi Yayın Yönetmeni Ermeni gazeteci Etyen Mahçupyan, dünyaca ünlü Yahudi spekülatör George Soros’u çok beğendiğini açıkça itiraf ediyor. Mahçupyan, 27 Kasım 2006 tarihli Zaman Gazetesi’ndeki köşesinde, Soros’a işte böyle övgü yağdırıyor: “George Soros‘la bir kez karşılaştım… Türkiye‘de projelerine katkı sağladığı kurumları ziyaret gezisi sırasında TESEV’e de uğramıştı… Bir işadamının servetini demokratlaşma ve özgürleşme gibi amaçlara hasretmesi dünyanın hiçbir yanında kolay değil. …Ancak Sorus’un münafık faaliyetleri bu tür yayınlarla ve tüm danyada özgürlük mücadelelerinin desteklenmesi ile sınırlı değil. Bugünlerde Filistinlileri de barındıran yeni bir Yahudi lobisinin kurulması gündemde… Bu yeni lobiin baş destekçilerindinden birinin Soros olması bekleniyor… Karşımızda iş hayatında spekülatörlükle yükselmiş, yönetim ağının merkezine kadar yürümüş; ama o merkezin cazibesine kapılıp iktidar odaklarına yaltaklanmak yerine kendi hayalleri, ilkeleri ve kişiliği üzerinde bina ettiği bir sivil stratejiyi hayata geçirmek için tüm servetini harcayabilecek türde bir adam var. Keşke dünyada ve bizde de başka böyle insanlar olsaydı… Bu Soros’u beğeniyorum vesselam!”

ABD için trilyonlar harcayan Yahudi: Soros 
Türkiye’nin ihraç etmesi gereken şey ordusudur 
ABD’nin, demokrasi adı altında, yabancı ülkelerde sivil kuruluşlar aracılığıyla gerçekleştirdiği sivil operasyonlar, ünlü spekülatör George Soros’un adıyla özdeşleşti. 1979’da Açık Toplum Enstitüsü’nü kuran, Amerika’nın dış politikasını yöneten CFR örgütünün en aktif üyesi olan George Soros, ABD derin devletinin dış ülkelerde; özellikle de Türk cumhuriyetlerindeki “örtülü” ve “gizli” operasyonlarının simge ismi.  
AB’ye destek 
George Soros, Sabancı Üniversitesi’nde verdiği konferansta, “Türkiye’nin ihraç etmesi gereken şey ordusudur” diyerek Türk Silahlı Kuvvetleri’ne dil uzatmıştı. Açık Toplum Enstitüsü’nün de kurucusu olan Soros, Eylül 2001’de İstanbul’da açtığı ofisiyle Türkiye’de “Avrupa Birliği, eğitim, siyasi reform, medya, kadın hakları, sivil toplum örgütleri ve bölgesel farklılıklar” başlıkları altında projelere destek verdi. Bu tür projelere her yıl 400 milyon dolar tutarında kaynak ayırdıklarını belirten Soros, “Bu para ciddi etki yaratıyor” dedi.  
Para akıtıyor 
Vakıflarla demokrasiyi teşvik etmeyi amaçlıadıklarını kaydeden Soros, “Dünyanın her yanında böyle süreçleri destekliyorum. Şu anda Liberya’da yapıyoruz, Nepal’de de yapabiliriz. Türkiye’de de son 5 yılda 8 milyon dolar harcadık” dedi. Enstitünün 5 yılda bir düzenlenen son toplantısı Türkiye’de gerçekleştirilmiş, İstanbul’da verilen yemeğe Devlet Bakanı Ali Babacan’ın yanı sıra 350 kişi katılmıştı. Babacan’ın Soros’la görüşmesi, Emin Şirin tarafından soru önergesiyle  
Meclis’e taşınmıştı. 
TESEV’i destekliyor 
Soros’un kurucusu olduğu Açık Toplum Enstitüsü, TESEV’in de aralarında bulunduğu vakıflara katkı sağlıyor. Soros’un Türkiye ziyaretinde düzenlediği basın toplantısına, enstitünün Türkiye temsilcisi Can Paker de katılmıştı.

İşbirlikçileri ile bağlantıyı CIA sağladı 
ABD derin devleti, dış operasyonlar için önce CCF’yi kurmuştu. Örgüt, CIA’nın oluşturduğu yayın ve konferans örtüsünü kullanarak dış ülkelerdeki bağlantılarını sağlamıştı. Politik operasyonlarda CIA bağlantısı sorun yaratmaya başladığında, özel kuruluşlar devreye sokuldu. Artık ’demokrasi projesi’nin vitrininde Ford Vakfı, Carnegie Vakfı ve Rockefeller Vakfı gibi şirketler vardı. Bunun için sivil toplum hareketlerine de ihtiyaç duyuldu. Böylece, ulus-devletlerde enstitü, dernek, vakıf ve hükümet dışı diğer organizasyonlar aracılığıyla kitleler yönlendirilecekti. Hükümetleri destekleme ve yıkma rolünü elinde bulunduran CIA’nın örtülü eylemlerine maddi destek NED (Ulusal Demokrasi Fonu) tarafından sağlanıyordu.

İlk kurban SSCB olmuştu  
ABD emperyalizminin dünya genelinde gerçekleştirdiği demokrasi operasyonunun ilk kurbanı dağılan SSCB olmuş, daha sonra da Orta Asya ülkelerinde, yani bağımsızlığını yeni kazanmış Türk Cumhuriyetleri’nde alt operasyonların startı verilmişti. Özellikle petrol ve doğalgaz zengini Türk Cumhuriyetlerini işin başında denetim altına almak ve Türklerin bir araya gelerek bir “süper güç” haline dönüşmelerini engellemek amacıyla başlatılan operasyonun ilk adımı, Türkiye ile Türk Cumhuriyetleri arasındaki ilişkilerin kopmasını sağlamaktı.  
Türkiye arabulucu 
Bunun için de NED kaynaklarıyla beslenen sivil toplum örgütleri, Azerbaycan, Gürcistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Kazakistan’da yapılandı. Yeni cumhuriyetlerin, Batı’nın ve ABD’nin çıkarlarına zarar vermeyecek şekilde kurulması operasyonunun arabulucusu ise Türkiye oldu. Bazılarında yaşanan etnik çatışmalar ve toprak sorunları, bazılarında yaşanan iç savaş ve darbeler, George Soros ve ABD’nin bir hazırlık devresi geçirmesine yardımcı oldu. 
Etkinliğini artırdı 
Hazırlıklarını tamamlayan yeni demokrasinin mimarları, kurulan sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla bu ülkelerde devrimlerin altyapısı oluşturmaya çalıştı.  Sivil toplum örgütlerinin belirli bir şablon üzerinden gerçekleştirdiği ve adına “Toplumsal Mühendislik Projesi” dediği devrimler, ABD’nin bağımsızlığını henüz kazanan Türk Cumhuriyetleri üzerindeki etkinliğini artırma projesinin bir gereğiydi.

Yahudi kökenli Soros CFR’nin de hizmetinde 
Amerika’nın dış politikasına yön veren CFR örgütü, dış ülkelerde gerçekleştirdiği operasyonlarda dünyaca ünlü finans spekülatörü Soros’dan da faydalanıyor.

ABD’de Yahudi finansörlerin politik bir kurumu olan CFR’nin başını çektiği düşünce kuruluşları, CIA’nın bugüne kadar dünyanın dörtbir yanında gerçekleştirdiği gizli operasyonları, kansız hallediyor. ABD, hedefteki ülkede istediği sonucu alabilmek için özellikle kitle iletişim araçlarını çok iyi kullanıyor; çeşitli burslar, ödüller ve fonlarla ülkedeki kanaat önderlerini etkisi altına alıyor. Öncelikle beyinlerde iktidar kurmak isteyen ABD, yarattığı yeni tipleri ve yeni liderleri iktidara taşımanın yollarını arıyor. Ancak bunun için ülkenin iç dinamikleriyle de sürekli oynanması  gerekiyor. İşte bu aşamada, CFR gibi örgütler sahneye çıkıyor. Amerika’yı emperyalist yapmak için uğraşanların başında ne ilginçtir hep Yahudiler geliyor. Nitekim, topluma yönelik olarak yürütülen medya propagandası da bunların eliyle yürütülmüştü.  CFR, medya denetimli bir “demokratik totaliter” toplum yaratma projesinin ilk ve asıl uygulayıcısıdı. Sözde düşünce kuruluşu CFR (Dış İlişkiler Konseyi), 21 Temmuz 1921’de New York’ta kuruldu. Kuruluşunda yahudi kökenli Walter Lippmann’ın önemli rolü oldu. CFR,  diğer “Gizli Dünya Devleti” organları gibi son derece gizli çalışmaktadır.

Gizli dünya devleti 
Ancak yönlendirme amaçlı faaliyetlerini dışa yansıtmakta ve bu yansıtma ile açıktan çalıştığı intibaı vermeye gayret etmektedir. CFR’nin bugün finans, iletişim, akademi, istihbarat, teknoloji alanlarında en etkin konumlarda bulunan 3500 civarında üyesinin olduğu sanılmaktadır. Özellikle Amerika’daki istihbarat örgütleri üzerinde etkilidir. “Gizli Dünya Devleti” nde önemli etkinliği olan yahudi kökenli Rockefeller ailesinin bir ferdi olan David Rockefeller, CFR’nin onursal başkanı olarak kabul edilmektedir. Soros Vakfı vasıtasıyla dünya ülkelerinin geleceği için Gizli Dünya Devleti’ne hizmet edecek yöneticiler yetiştirmeye çalışan Yahudi kökenli George Soros ABD’nin CFR üyesi ünlülerinin başında gelir.

Başbakan Erdoğan’ın da uğrak yeri 
CFR’nin açılımını artık herkes çok iyi biliyor: “Consil of Foregin Relations. Yahudilerin ABD’deki en etkin düşünce kuruluşu. Yabancı devlet başkanları, başbakanlar önce burada görücüye çıkar. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD’deki ilk yurtdışı etkinliği CFR’de konuşmak olmuştu. Erdoğan, son CFR ziyaretinde, Büyük Orta Doğu Projesi’nin mimarlarından Yahudi kökenli Richard Holbrooke ile birlikte medyanın karşısına çıkmıştı.

Fener Rum Kilisesi Lozan’ın tasfiyesi için piyon 
ABD, hukuki ve siyasi konumu Lozan Antlaşması’yla kaldırılan kilisenin papazı Bartholomeos’un ‘ekümenik’ olduğunda ısrar ediyor.

Fitne yuvası Fener Rum Kilisesi’ni azınlık hakları bahanesiyle maşa olarak kullanan ABD, bugüne kadar tanımadığı Lozan Antlaşması’nı  tasfiye edebilmek için her türlü yola başvuruyor. Bu antlaşma ile patriklerin tüm ayrıcalıkları kaldırılırken, patriklerin de Türkiye Cumhuriyeti uyruğunda bulunmaları koşulu getirildi. Rum Ortodoks Kilisesi’nin etkinlik alanı da sadece dini konularla sınırlandırıldı. Papaz Bartholomeos’un, ABD ve AB’den aldığı  destekle ‘ekümenlik’ iddiasını yargı kararlarına rağmen sürdürmesi, dış güçlerin piyonu olduğunu gösteriyor. Yargıtay, tamamen Türk hukukuna tabi olan Patrikhane’nin ekümenik olduğu iddiasının yasal dayanağı bulunmadığına karar vermişti.  
Psikolojik savaş 
Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiyesine yönelik okyanus ötesinden ve Batı’dan kurgulanan senaryoları deşifre edenlerden biri de İzmir Barosu Başkanı Nevzat Erdemir oldu. Türkiye’ye yönelik sürdürülen psikolojik savaşı anlatan Nevzat Erdemir, Türkiye’de başlatılan projenin mutfağında da yine tanıdık bir isme dikkat çekti. Anadolu’da İslam ve Türk kültürünün altının oyulduğunu, Anadolu’dan Türk mührünü silme çalışmalarının yapıldığını belirten Erdemir, ABD Kongresi’nin “Türkiye’de Din Özgürlüğü” ve “İnsan Hakları” ile ilgili olarak hazırlattığı 1990,1999 ve 2000 tarihli raporlara dikkat çekerek, bu raporlarda Türkiye’yi parçalamaya yönelik senaryoların madde madde dile getirildiğini belirtti. Türkiye’de bir eylem planı yürütüldüğünü ve öncelikle uluslaşma sürecinin en önemli ilkesi olan laikliğin ortadan kaldırılmaya çalışıldığını belirten Erdemir, şunları kaydetti: “Siyonist Yahudileri, Siyonist Hıristiyanların, küreselci emperyalistlerin ve CIA Ortadoğu görevlilerinin 60 yıldır Türkiye’ye dayattığı ‘Osmanlı’ya dönün, İslam’ın önderi olun’ savı, yerli taşeronlar eliyle Türkiye’de uygulanıyor.” Avukat Erdemir, ABD’nin, Türkiye’yi akıl ve bilim eksenine dayalı ulus devletten, teokratik ilkelere dayalı devlete evriltmeyi amaçladığını vurguladı. Erdemir’e göre, bu süreçte önce devlet yapısı federatif yapıya dönüştürülecek, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yasallığı tartışmalı duruma sokulacak, din özgürlüğü görüntüsü altında Lozan’ın geçersizliği savunulacaktır. En büyük hedef, Cumhuriyet devletinin kuruluş aşamasında kabul edilen yasaların ortadan kaldırılmasıdır. Fener Rum Kilisesi’nin tüzel kişiliğe kavuşturulması, ekümeniklik istekleri, Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması, misyonerliğin etkinlerini serbest bırakılması ve yeni azınlıklar yaratma istekleri, hep bu ABD kongre komisyonu raporunda dile getirilen başlıkların uygulama safhalarıdır. Raporda Türkiye’deki anlaşmazlıkların kaynağı olarak ’laiklik’ ilkesi gösterilmektedir.

ABD demokrasisi gizli totaliterizm 
ABD’li ünlü muhalif düşünür Noam Chomsky, ülkesinde yürürlükte olan sistemin bildiğimiz demokrasi tanımından çok farklı bir “demokrasi” olduğunu anlatıyor. Chomsky’e göre, sözkonusu sistem, gerçekte gizli ve görünmez bir totaliterizmdir. Çünkü sistem, arkasına halkın rızasını alarak işlemektedir, ancak bu “rıza” yı toplumsal beyin yıkama araçları yoluyla kendisi oluşturmaktadır. Chomsky, Türkçeye çevrilen “Medya Denetimi” adlı kitabında, Amerika’daki görünmez totaliterizmin, (Buna demokratik totaliterizm de denebilir) nasıl işlediğine ilişkin çarpıcı örnekler verir. Bu örnekler gösteriyor ki, ABD’yi yönetenler, bir konuda karar verdiklerinde, örneğin bir dış müdahale istediklerinde, medyanın karşı konulmaz büyüsünü kullanarak önce halkı bu konuda hazırlamaktadırlar. Amerika’nın saldırmak istediği hedef (Saddam, Noriega, İslami gruplar, Sandinistalar vs.) önce halkın gözünde birer “şeytan” a dönüştürülür. Bunu yapabilmek için medya aracılığıyla görünür propagandalar ya da bazen görünmez psikolojik bilinçaltı telkinleri yapılır. Sonuçta halka, yabancı bir ülkeyi işgal edip insanlarını öldüren Amerikan askerlerini alkışlamaktan başka bir görev kalmaz. 
Chomsky, CFR’nin kurucusu, kendisi gibi Yahudi olan Walter Lippmann’ın, Amerika’da 20. yüzyılın başlarında uygulamaya konan “medya aracılığıyla sosyal kontrol sağlama” yönteminin en başka gelen savunucusu olduğuna dikkat çekiyor. Chomsky’nin “Amerikan gazetecilerinin en kıdemlisi” olarak tanımladığı Lippmann, yine onun ifadesiyle “rızanın üretilmesi, yani yeni propaganda teknikleri ile halkın istemediği şeyleri onaylamasını sağlama” teorisini geliştirmişti. Özellikle ülkesinin dış politikasına yönelttiği sert eleştirilerle tanınan ABD’li muhalif Chomsky, ABD’nin Türkiye’ye AB konusunda destek vererek Irak’taki savaşa katılması için rüşvet verdiğini da söylemişti. ‘ABD’nin daima, sert, baskıcı, zalim rejimleri desteklediğini’ vurgulayan Chomsky, ‘ABD’nin Türkiye’yi diğer Müslüman ülkelere model olarak gördüğü’ tezinin de yanlış olduğunun altını çizmişti.

CFR Astor ilişkisi 
CFR’ler II. Dünya Harbi’nden sonra kuruldular. Finansörü Yahudi banker Rotschild, taşeronu ise, Yuvarlak Masa grubunun da kurucusu, aynı zamanda Filistin’i Yahudilere veren Balfour deklarasyonunun yazarı, Siyonist Lord Milner’di. Güney Afrika’da, Rodezya’da elmas ve altın yatakları keşfedilince Boerlere soykırım vari bir savaş başlatan da bu Lord Milner’dir. Hepsini Rotschild adına yapıyordu. 
“Milner’in kurmuş olduğu Yuvarlak Masa, Paris Barış Konferansı’nda İngiltere ve Amerika’nın ekonomik ve dış politikasında bir numaralı belirleyici faktör durumuna gelecek olan RIIA ve CFR’ye dönüştü. 
RIIA Konseyi’nin başında bulunan Yahudi Astor ailesinin büyükbabası J. Jakop Astor ise 1816’dan itibaren İngiliz Doğu Hindistan Şirketi ile uyuşturucu ticaretine giren ilk Amerikalıydı. Görüldüğü gibi RIIA’nın ve CFR’nin ardında başta Rothchild olmak üzere Yahudi finansörler vardı. Bu örgütün oluşumunda en büyük rolü oynayan Rotschild’in, o yıllarda siyasi Siyonizm hareketinin de en önemli destekçisi olduğunu düşünürsek, RIIA ve CFR’yi de bu hareketin asıl hedefine, yani Mesih planına uygun olarak tasarladığını görmek pek zor olmaz. 

Çökertme operasyonu 24 Ocak ile başladı… 
ABD, Türkiye’yi tarım sektöründe bir ‘üretici’ değil kendine bağımlı ‘tüketici’ olarak görmek istiyor.

IMF’nin dayattığı  ekonomik kararlar, övünç kaynağımız olan Türk tarımını  nakavt, çiftçiyi de ellere muhtaç etti.

ABD, “az gelişmiş”  ülkelerde başlattığı tarım kapasitesini çökertme operasyonunu Türkiye’de de uygulamaya koydu. Çünkü Amerika, Türkiye’nin üreten değil, tüketen bir ülke olmasını istiyordu. Bu süreç, 24 Ocak 1980 kararları ile başladı. Süleyman Demirel’in Başbakanlık Müsteşarlığı’na getirdiği Turgut Özal tarafından 24 Ocak 1980’de kamuoyuna açıklanan program uyarınca Türkiye, tarım ürünleri destekleme alımlarını sınırlandırmış, gübre, enerji ve ulaştırma dışındaki sübvansiyonları da kaldırmıştı. Tarıma büyük darbe vuran bu süreç, 1995 Gümrük Birliği Antlaşması  ile devam etti. Bu antlaşmada araç olarak IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi uluslararası teşkilatlar kullanıldı. Sürecin ekseninde liberal politikalar ve özelleştirmeler yer alıyordu.  
Destek azaltıldı 
1978 Tokyo Dünya Ticaret Örgütü toplantısı kararlarının Türkiye’de hayata geçirilmesiyle birlikte, Türkiye’de tarım destekleme alımları daraltıldı. Girdi sübvansiyonları düşürüldü. İthalat liberal politikalarla özendirildi. Çünkü ürünler dışardan daha ucuza alınacaktı. Destekleme alımı yapan kurumlar ve tarım KİT’leri özelleştirildi ya da kapatıldı. Taban fiyat uygulamalarına son verildi. Tarım kredi faizleri yükseltildi. 
Baskıları arttırdı 
Ama daha önce, Ecevit Hükümeti zamanında, Türkiye’den haşhaş ekim alanlarını daraltmasını isteyen ABD, bu operasyonun sinyalini, uyguladığı siyasi yaptırımlarla veriyordu. Bunda istediği sonucu alamayan ABD, Türkiye üzerinde tarım üretimine yönelik baskılarını daha sonraki yıllarda artırmaya başladı.  
Üreticiyi vurdu 
Örneğin, elindeki fazla pirinci Türkiye’ye satmak isteyen ABD, kendi çeltik üreticisini korumak amacıyla gümrük vergilerini yükselten Türkiye’yi Dünya Ticaret Örgütü’ne şikayet etti. Dünya Ticaret Örgütü de ABD’yi bu konuda haklı bulunca Türkiye gümrük duvarlarını yükseltemedi ve bu da çeltik üreticisinin aleyhine bir durum olarak ortaya çıktı. ABD, şimdilerde elinde fazla olan pirinci Türkiye’de pazarlayabilmek amacıyla yeni yöntemler arayışını devam ettiriyor.

Turgut Özal başlattı, Tansu Çiller sürdürdü

IMF tarafından dayatılan ekonomik programı 24 Ocak 1980’de kamuoyuna Turgut Özal açıkladı. Türk tarımına büyük darbe vuran programa göre, devletin ekonomideki payı küçüldü, tarım ürünleri destekleme alımları  sınırlandırıldı.  
Tansu Çiller’in mimarı olduğu Gümrük Birliği Antlaşması ise Türkiye’nin tüm dünya ile ilişkilerini ipotek altına aldı.

Özelleştirmeler çiftçiyi yokluğa mahkum etti 
ABD’nin uluslararası strateji planları Türkiye’nin tarım politikalarını ortadan kaldırırken, ABD’nin küresel niyetini anlayan çok uluslu şirketler de Türk tarımı üzerinde istediğini yapmak için harekete geçmekte gecikmedi. Dünya üzerinde tarıma ilişkin bütün kararları çok uluslu şirketlerin güdümünde alan IMF ve Dünya Bankasının direktifleri de, Türk tarımını yok etme planları açısından önemli bir yere sahip. Son yıllarda ulus ötesi şirketlerin etkileri ile IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü’nün dayatmalarına dayanamayan Türk tarımında ciddi sorunlar ortaya çıktı. Tarım üretiminin yapıldığı topraklar bölünerek küçüldü, tarıma yönelik üretim planlaması yapılamadı. ABD’nin güdümünde olan bu kuruluşların aldığı kararlar, özellikle çiftçiyi açlığa ve yokluğa mahkum etti. Türk tarımının silinmesine neden olabilecek özelleştirmelerin de önü ardı kesilmedi. Et Balık Kurumu, üreticiye büyük destek sağlayan Ziraî Donatım, şeker fabrikaları, Toprak Mahsulleri Ofisi, Tarım Satış Kooperatifi gibi kurumlar birer birer özelleştirildi. Çay tekeli, sigara tekeli kaldırıldı. İç piyasa yabancı şirketlere terk edildi. Yine ABD yabancı tekellerin yaptığı baskılar sonucunda Tohum yasası çıkartılarak TARİŞ, FİSKOBİRLİK, Antbirlik, Trakya Yağlı Tohumlar Tarım Satış Kooperatifleri Birliği, Çukobirlik, Marmarabirlik gibi kooperatifler büyük zarar gördü. Tüm bunlar elbette IMF’nin baskıları sonucunda oluyordu.

Cargill kara bir lekedir 
Eski Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun, mahkemelerle başı belada olan Cargill’in tesislerini, başına firmanın baretini takarak gezmişti. 
Son yıllarda ABD ile tarım üretimi konusunda yaşanan bir diğer sıkıntı da şeker üretiminde görüldü. Nişastalı şeker ürünlerinin pazar payını arttırmak isteyen ABD’nin, şeker pancarı üretiminde önemli bir potansiyeli olan Türkiye’ye yaptığı baskılar hâlâ unutulmadı. Türk kamuoyu tarafından yakından bilinen Cargill olayı ise bunun en yakın ve en canlı örneğiydi. Cargill şirketinin Türkiye ile ilk ilişkileri 1960 yılında başladı.  
Danıştay iznini iptal etti 
Ülkemizde ilk şubesini 1986 yılında açmış olan Cargill, Bursa’nın Orhangazi İlçesinde 1997 yılında 90 milyon dolarlık bir mısır işleme tesisi kuruldu. DSİ’nin sulama sahası içerisinde inşa edilmiş olan bu tesisin kapladığı alan, ilk iş olarak sulama sahası dışına çıkarıldı. Tesisin bulunduğu saha birinci ve ikinci sınıf tarım arazisi olarak tespit edilmişti. Yani Cargill, tarımda kullanılması gereken tarım toprakları üzerinde Yüksek Planlama Kurulu kararı ile kuruldu. Daha sonra Danıştay tarafından izinleri iptal edilmesine karşın fabrika günümüzde üretimine halen devam ediyor.  
İznik Gölü’nü kirletiyor 
Tarım toprakları üzerinde kurulu bu fabrika ile ilgili olarak, İznik Gölü’nü atıklarıyla kirlettiği  
gerekçesiyle, demokratik kitle örgütleri tarafından açılmış davalar var. Cargill’in fabrika yeri ile ilgili en büyük sorun da işte bu davalar. Bu nedenledir ki, her ABD gezisinde çantasında Türkiye’nin meseleleri ve Cargill dosyasını bulunduran Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Amerika ziyaretlerinin pek çoğunda doğrudan Cargill yetkilileri tarafından karşılanıyordu.

Tarımda adım adım  ‘esir’ hale getirildik 
25 yıl önce dünyanın kendi kendine yetebilen 7 tarım ülkesinden biri olan Türkiye, ABD ve AB’nin dayatması sonucu bugün dışa bağımlı hale geldi 
Türkiye, çok değil, 25 yıl öncesine kadar tarımda kendine yeterli 7 ülkeden biriydi. Bugün ise tam tersi bir durum söz konusu. Türkiye kendi kendini doyuramıyor. Pazarlarımıza ithal ürünler hâkim. Neredeyse tüm tarım ürünleri dışardan satın alınıyor. 21. yüzyılın Türkiye’si, bugün geldiği noktada Batılı ülkelerin pazar sıkıntısından dolayı artık kendi kendini doyurabilen bir ülke olmaktan çıktı. İthal malların fazlalığı, semt pazarlarında bile kendini göstermeye başlarken, pek çok tarım ürününde yurtdışına ihracat yapan Türkiye, tarım ürünlerini ithal etmeye başladı. Türkiye 1990’lı yıllara kadar dünyanın yedinci büyük pamuk üreticisiydi ve pamuk ihraç ediyordu.  Bugün ise pamuk ithal eden ülkeler arasında üçüncü sırada yer alıyor.  
İthalatçı ülke olduk 
Hayvancılıkta da durum farklı değil. 1980’li yılların ortalarında 80 milyon baş hayvanla dünyada ABD’den sonra ikinci ülke olan Türkiye, bu sektöre yönelik dış kaynaklı operasyonların ardından, üretimini yarı yarıya düşürmüş durumda. İhracat yapan ülke   olmaktan çıkıp, hayvan ithal eden ülke konumuna düştük. Türk tarımı, epeydir ABD ile Avrupa Birliği’nin (AB) ablukası altında. Kuşatmayı fiilen IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü (WTO) yürütüyor. Çok planlı ve programlı senaryonun hedefi Türk tarımını adım adım esir hale getirmek. Bunun sonucunda, Türk çiftçisi üretmeyecek; Türkiye tarım ürünlerini dışardan satın alacak. Kendi kaynaklarını kullanamayacak.   Kapılarını yabancı sermayeye açacak. Tam bir açık pazar haline gelecek. Çiftçi yoksullaştıkça kentlere sürülecek.  
Tohumculuk öldü  
1990’lı yıllarla birlikte Türkiye tarım üretiminin olmazsa olmazı tohumculukta dışa bağımlı olmaya başlamış. Bugün gelinen noktada ise yüzde 85 oranında dışa bağımlı. Çok değil kısa süre önce tarımda özgür olan Türkiye, bugün başka ülkelerin esiri. Özetle ABD ve AB, Türk tarımını zayıf, çaresiz, sürünür halde görmek istiyor. Tarım devi ABD’nin, müşteri ülke gereksinimi, Türkiye’yi bu duruma getiren en önemli sebeplerden biri.

Yahudi kökenli Soros CFR’nin de hizmetinde 
Amerika’nın dış politikasına yön veren CFR örgütü, dış ülkelerde gerçekleştirdiği operasyonlarda dünyaca ünlü finans spekülatörü Soros’dan da faydalanıyor.

ABD’de Yahudi finansörlerin politik bir kurumu olan CFR’nin başını çektiği düşünce kuruluşları, CIA’nın bugüne kadar dünyanın dörtbir yanında gerçekleştirdiği gizli operasyonları, kansız hallediyor. ABD, hedefteki ülkede istediği sonucu alabilmek için özellikle kitle iletişim araçlarını çok iyi kullanıyor; çeşitli burslar, ödüller ve fonlarla ülkedeki kanaat önderlerini etkisi altına alıyor. Öncelikle beyinlerde iktidar kurmak isteyen ABD, yarattığı yeni tipleri ve yeni liderleri iktidara taşımanın yollarını arıyor. Ancak bunun için ülkenin iç dinamikleriyle de sürekli oynanması  gerekiyor. İşte bu aşamada, CFR gibi örgütler sahneye çıkıyor. Amerika’yı emperyalist yapmak için uğraşanların başında ne ilginçtir hep Yahudiler geliyor. Nitekim, topluma yönelik olarak yürütülen medya propagandası da bunların eliyle yürütülmüştü.  CFR, medya denetimli bir “demokratik totaliter” toplum yaratma projesinin ilk ve asıl uygulayıcısıdı. Sözde düşünce kuruluşu CFR (Dış İlişkiler Konseyi), 21 Temmuz 1921’de New York’ta kuruldu. Kuruluşunda yahudi kökenli Walter Lippmann’ın önemli rolü oldu. CFR,  diğer “Gizli Dünya Devleti” organları gibi son derece gizli çalışmaktadır.

Gizli dünya devleti 
Ancak yönlendirme amaçlı faaliyetlerini dışa yansıtmakta ve bu yansıtma ile açıktan çalıştığı intibaı vermeye gayret etmektedir. CFR’nin bugün finans, iletişim, akademi, istihbarat, teknoloji alanlarında en etkin konumlarda bulunan 3500 civarında üyesinin olduğu sanılmaktadır. Özellikle Amerika’daki istihbarat örgütleri üzerinde etkilidir. “Gizli Dünya Devleti” nde önemli etkinliği olan yahudi kökenli Rockefeller ailesinin bir ferdi olan David Rockefeller, CFR’nin onursal başkanı olarak kabul edilmektedir. Soros Vakfı vasıtasıyla dünya ülkelerinin geleceği için Gizli Dünya Devleti’ne hizmet edecek yöneticiler yetiştirmeye çalışan Yahudi kökenli George Soros ABD’nin CFR üyesi ünlülerinin başında gelir.

Başbakan Erdoğan’ın da uğrak yeri 
CFR’nin açılımını artık herkes çok iyi biliyor: “Consil of Foregin Relations. Yahudilerin ABD’deki en etkin düşünce kuruluşu. Yabancı devlet başkanları, başbakanlar önce burada görücüye çıkar. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD’deki ilk yurtdışı etkinliği CFR’de konuşmak olmuştu. Erdoğan, son CFR ziyaretinde, Büyük Orta Doğu Projesi’nin mimarlarından Yahudi kökenli Richard Holbrooke ile birlikte medyanın karşısına çıkmıştı.

Fener Rum Kilisesi Lozan’ın tasfiyesi için piyon 
ABD, hukuki ve siyasi konumu Lozan Antlaşması’yla kaldırılan kilisenin papazı Bartholomeos’un ‘ekümenik’ olduğunda ısrar ediyor.

Fitne yuvası Fener Rum Kilisesi’ni azınlık hakları bahanesiyle maşa olarak kullanan ABD, bugüne kadar tanımadığı Lozan Antlaşması’nı  tasfiye edebilmek için her türlü yola başvuruyor. Bu antlaşma ile patriklerin tüm ayrıcalıkları kaldırılırken, patriklerin de Türkiye Cumhuriyeti uyruğunda bulunmaları koşulu getirildi. Rum Ortodoks Kilisesi’nin etkinlik alanı da sadece dini konularla sınırlandırıldı. Papaz Bartholomeos’un, ABD ve AB’den aldığı  destekle ‘ekümenlik’ iddiasını yargı kararlarına rağmen sürdürmesi, dış güçlerin piyonu olduğunu gösteriyor. Yargıtay, tamamen Türk hukukuna tabi olan Patrikhane’nin ekümenik olduğu iddiasının yasal dayanağı bulunmadığına karar vermişti.  
Psikolojik savaş 
Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiyesine yönelik okyanus ötesinden ve Batı’dan kurgulanan senaryoları deşifre edenlerden biri de İzmir Barosu Başkanı Nevzat Erdemir oldu. Türkiye’ye yönelik sürdürülen psikolojik savaşı anlatan Nevzat Erdemir, Türkiye’de başlatılan projenin mutfağında da yine tanıdık bir isme dikkat çekti. Anadolu’da İslam ve Türk kültürünün altının oyulduğunu, Anadolu’dan Türk mührünü silme çalışmalarının yapıldığını belirten Erdemir, ABD Kongresi’nin “Türkiye’de Din Özgürlüğü” ve “İnsan Hakları” ile ilgili olarak hazırlattığı 1990,1999 ve 2000 tarihli raporlara dikkat çekerek, bu raporlarda Türkiye’yi parçalamaya yönelik senaryoların madde madde dile getirildiğini belirtti. Türkiye’de bir eylem planı yürütüldüğünü ve öncelikle uluslaşma sürecinin en önemli ilkesi olan laikliğin ortadan kaldırılmaya çalışıldığını belirten Erdemir, şunları kaydetti: “Siyonist Yahudileri, Siyonist Hıristiyanların, küreselci emperyalistlerin ve CIA Ortadoğu görevlilerinin 60 yıldır Türkiye’ye dayattığı ‘Osmanlı’ya dönün, İslam’ın önderi olun’ savı, yerli taşeronlar eliyle Türkiye’de uygulanıyor.” Avukat Erdemir, ABD’nin, Türkiye’yi akıl ve bilim eksenine dayalı ulus devletten, teokratik ilkelere dayalı devlete evriltmeyi amaçladığını vurguladı. Erdemir’e göre, bu süreçte önce devlet yapısı federatif yapıya dönüştürülecek, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yasallığı tartışmalı duruma sokulacak, din özgürlüğü görüntüsü altında Lozan’ın geçersizliği savunulacaktır. En büyük hedef, Cumhuriyet devletinin kuruluş aşamasında kabul edilen yasaların ortadan kaldırılmasıdır. Fener Rum Kilisesi’nin tüzel kişiliğe kavuşturulması, ekümeniklik istekleri, Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması, misyonerliğin etkinlerini serbest bırakılması ve yeni azınlıklar yaratma istekleri, hep bu ABD kongre komisyonu raporunda dile getirilen başlıkların uygulama safhalarıdır. Raporda Türkiye’deki anlaşmazlıkların kaynağı olarak ’laiklik’ ilkesi gösterilmektedir.

ABD demokrasisi gizli totaliterizm 
ABD’li ünlü muhalif düşünür Noam Chomsky, ülkesinde yürürlükte olan sistemin bildiğimiz demokrasi tanımından çok farklı bir “demokrasi” olduğunu anlatıyor. Chomsky’e göre, sözkonusu sistem, gerçekte gizli ve görünmez bir totaliterizmdir. Çünkü sistem, arkasına halkın rızasını alarak işlemektedir, ancak bu “rıza” yı toplumsal beyin yıkama araçları yoluyla kendisi oluşturmaktadır. Chomsky, Türkçeye çevrilen “Medya Denetimi” adlı kitabında, Amerika’daki görünmez totaliterizmin, (Buna demokratik totaliterizm de denebilir) nasıl işlediğine ilişkin çarpıcı örnekler verir. Bu örnekler gösteriyor ki, ABD’yi yönetenler, bir konuda karar verdiklerinde, örneğin bir dış müdahale istediklerinde, medyanın karşı konulmaz büyüsünü kullanarak önce halkı bu konuda hazırlamaktadırlar. Amerika’nın saldırmak istediği hedef (Saddam, Noriega, İslami gruplar, Sandinistalar vs.) önce halkın gözünde birer “şeytan” a dönüştürülür. Bunu yapabilmek için medya aracılığıyla görünür propagandalar ya da bazen görünmez psikolojik bilinçaltı telkinleri yapılır. Sonuçta halka, yabancı bir ülkeyi işgal edip insanlarını öldüren Amerikan askerlerini alkışlamaktan başka bir görev kalmaz. 
Chomsky, CFR’nin kurucusu, kendisi gibi Yahudi olan Walter Lippmann’ın, Amerika’da 20. yüzyılın başlarında uygulamaya konan “medya aracılığıyla sosyal kontrol sağlama” yönteminin en başka gelen savunucusu olduğuna dikkat çekiyor. Chomsky’nin “Amerikan gazetecilerinin en kıdemlisi” olarak tanımladığı Lippmann, yine onun ifadesiyle “rızanın üretilmesi, yani yeni propaganda teknikleri ile halkın istemediği şeyleri onaylamasını sağlama” teorisini geliştirmişti. Özellikle ülkesinin dış politikasına yönelttiği sert eleştirilerle tanınan ABD’li muhalif Chomsky, ABD’nin Türkiye’ye AB konusunda destek vererek Irak’taki savaşa katılması için rüşvet verdiğini da söylemişti. ‘ABD’nin daima, sert, baskıcı, zalim rejimleri desteklediğini’ vurgulayan Chomsky, ‘ABD’nin Türkiye’yi diğer Müslüman ülkelere model olarak gördüğü’ tezinin de yanlış olduğunun altını çizmişti.

CFR Astor ilişkisi 
CFR’ler II. Dünya Harbi’nden sonra kuruldular. Finansörü Yahudi banker Rotschild, taşeronu ise, Yuvarlak Masa grubunun da kurucusu, aynı zamanda Filistin’i Yahudilere veren Balfour deklarasyonunun yazarı, Siyonist Lord Milner’di. Güney Afrika’da, Rodezya’da elmas ve altın yatakları keşfedilince Boerlere soykırım vari bir savaş başlatan da bu Lord Milner’dir. Hepsini Rotschild adına yapıyordu. 
“Milner’in kurmuş olduğu Yuvarlak Masa, Paris Barış Konferansı’nda İngiltere ve Amerika’nın ekonomik ve dış politikasında bir numaralı belirleyici faktör durumuna gelecek olan RIIA ve CFR’ye dönüştü. 
RIIA Konseyi’nin başında bulunan Yahudi Astor ailesinin büyükbabası J. Jakop Astor ise 1816’dan itibaren İngiliz Doğu Hindistan Şirketi ile uyuşturucu ticaretine giren ilk Amerikalıydı. Görüldüğü gibi RIIA’nın ve CFR’nin ardında başta Rothchild olmak üzere Yahudi finansörler vardı. Bu örgütün oluşumunda en büyük rolü oynayan Rotschild’in, o yıllarda siyasi Siyonizm hareketinin de en önemli destekçisi olduğunu düşünürsek, RIIA ve CFR’yi de bu hareketin asıl hedefine, yani Mesih planına uygun olarak tasarladığını görmek pek zor olmaz. 

Çökertme operasyonu 24 Ocak ile başladı… 
ABD, Türkiye’yi tarım sektöründe bir ‘üretici’ değil kendine bağımlı ‘tüketici’ olarak görmek istiyor.

IMF’nin dayattığı  ekonomik kararlar, övünç kaynağımız olan Türk tarımını  nakavt, çiftçiyi de ellere muhtaç etti.

ABD, “az gelişmiş”  ülkelerde başlattığı tarım kapasitesini çökertme operasyonunu Türkiye’de de uygulamaya koydu. Çünkü Amerika, Türkiye’nin üreten değil, tüketen bir ülke olmasını istiyordu. Bu süreç, 24 Ocak 1980 kararları ile başladı. Süleyman Demirel’in Başbakanlık  Müsteşarlığı’na getirdiği Turgut Özal tarafından 24 Ocak 1980’de kamuoyuna açıklanan program uyarınca Türkiye, tarım ürünleri destekleme alımlarını sınırlandırmış, gübre, enerji ve ulaştırma dışındaki sübvansiyonları da kaldırmıştı. Tarıma büyük darbe vuran bu süreç, 1995 Gümrük Birliği Antlaşması ile devam etti. Bu antlaşmada araç olarak IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi uluslararası teşkilatlar kullanıldı. Sürecin ekseninde liberal politikalar ve özelleştirmeler yer alıyordu.  
Destek azaltıldı 
1978 Tokyo Dünya Ticaret Örgütü toplantısı kararlarının Türkiye’de hayata geçirilmesiyle birlikte, Türkiye’de tarım destekleme alımları daraltıldı. Girdi sübvansiyonları düşürüldü. İthalat liberal politikalarla özendirildi. Çünkü ürünler dışardan daha ucuza alınacaktı. Destekleme alımı yapan kurumlar ve tarım KİT’leri özelleştirildi ya da kapatıldı. Taban fiyat uygulamalarına son verildi. Tarım kredi faizleri yükseltildi. 
Baskıları arttırdı 
Ama daha önce, Ecevit Hükümeti zamanında, Türkiye’den haşhaş ekim alanlarını daraltmasını isteyen ABD, bu operasyonun sinyalini, uyguladığı siyasi yaptırımlarla veriyordu. Bunda istediği sonucu alamayan ABD, Türkiye üzerinde tarım üretimine yönelik baskılarını daha sonraki yıllarda artırmaya başladı.  
Üreticiyi vurdu 
Örneğin, elindeki fazla pirinci Türkiye’ye satmak isteyen ABD, kendi çeltik üreticisini korumak amacıyla gümrük vergilerini yükselten Türkiye’yi Dünya Ticaret Örgütü’ne şikayet etti. Dünya Ticaret Örgütü de ABD’yi bu konuda haklı bulunca Türkiye gümrük duvarlarını yükseltemedi ve bu da çeltik üreticisinin aleyhine bir durum olarak ortaya çıktı. ABD, şimdilerde elinde fazla olan pirinci Türkiye’de pazarlayabilmek amacıyla yeni yöntemler arayışını devam ettiriyor.

Turgut Özal başlattı, Tansu Çiller sürdürdü

IMF tarafından dayatılan ekonomik programı 24 Ocak 1980’de kamuoyuna Turgut Özal açıkladı. Türk tarımına büyük darbe vuran programa göre, devletin ekonomideki payı küçüldü, tarım ürünleri destekleme alımları  sınırlandırıldı.  
Tansu Çiller’in mimarı olduğu Gümrük Birliği Antlaşması ise Türkiye’nin tüm dünya ile ilişkilerini ipotek altına aldı.

Özelleştirmeler çiftçiyi yokluğa mahkum etti 
ABD’nin uluslararası strateji planları Türkiye’nin tarım politikalarını ortadan kaldırırken, ABD’nin küresel niyetini anlayan çok uluslu şirketler de Türk tarımı üzerinde istediğini yapmak için harekete geçmekte gecikmedi. Dünya üzerinde tarıma ilişkin bütün kararları çok uluslu şirketlerin güdümünde alan IMF ve Dünya Bankasının direktifleri de, Türk tarımını yok etme planları açısından önemli bir yere sahip. Son yıllarda ulus ötesi şirketlerin etkileri ile IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü’nün dayatmalarına dayanamayan Türk tarımında ciddi sorunlar ortaya çıktı. Tarım üretiminin yapıldığı topraklar bölünerek küçüldü, tarıma yönelik üretim planlaması yapılamadı. ABD’nin güdümünde olan bu kuruluşların aldığı kararlar, özellikle çiftçiyi açlığa ve yokluğa mahkum etti. Türk tarımının silinmesine neden olabilecek özelleştirmelerin de önü ardı kesilmedi. Et Balık Kurumu, üreticiye büyük destek sağlayan Ziraî Donatım, şeker fabrikaları, Toprak Mahsulleri Ofisi, Tarım Satış Kooperatifi gibi kurumlar birer birer özelleştirildi. Çay tekeli, sigara tekeli kaldırıldı. İç piyasa yabancı şirketlere terk edildi. Yine ABD yabancı tekellerin yaptığı baskılar sonucunda Tohum yasası çıkartılarak TARİŞ, FİSKOBİRLİK, Antbirlik, Trakya Yağlı Tohumlar Tarım Satış Kooperatifleri Birliği, Çukobirlik, Marmarabirlik gibi kooperatifler büyük zarar gördü. Tüm bunlar elbette IMF’nin baskıları sonucunda oluyordu.

Cargill kara bir lekedir 
Eski Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun, mahkemelerle başı belada olan Cargill’in tesislerini, başına firmanın baretini takarak gezmişti. 
Son yıllarda ABD ile tarım üretimi konusunda yaşanan bir diğer sıkıntı da şeker üretiminde görüldü. Nişastalı şeker ürünlerinin pazar payını arttırmak isteyen ABD’nin, şeker pancarı üretiminde önemli bir potansiyeli olan Türkiye’ye yaptığı baskılar hâlâ unutulmadı. Türk kamuoyu tarafından yakından bilinen Cargill olayı ise bunun en yakın ve en canlı örneğiydi. Cargill şirketinin Türkiye ile ilk ilişkileri 1960 yılında başladı.  
Danıştay iznini iptal etti 
Ülkemizde ilk şubesini 1986 yılında açmış olan Cargill, Bursa’nın Orhangazi İlçesinde 1997 yılında 90 milyon dolarlık bir mısır işleme tesisi kuruldu. DSİ’nin sulama sahası içerisinde inşa edilmiş olan bu tesisin kapladığı alan, ilk iş olarak sulama sahası dışına çıkarıldı. Tesisin bulunduğu saha birinci ve ikinci sınıf tarım arazisi olarak tespit edilmişti. Yani Cargill, tarımda kullanılması gereken tarım toprakları üzerinde Yüksek Planlama Kurulu kararı ile kuruldu. Daha sonra Danıştay tarafından izinleri iptal edilmesine karşın fabrika günümüzde üretimine halen devam ediyor.  
İznik Gölü’nü kirletiyor 
Tarım toprakları üzerinde kurulu bu fabrika ile ilgili olarak, İznik Gölü’nü atıklarıyla kirlettiği  
gerekçesiyle, demokratik kitle örgütleri tarafından açılmış davalar var. Cargill’in fabrika yeri ile ilgili en büyük sorun da işte bu davalar. Bu nedenledir ki, her ABD gezisinde çantasında Türkiye’nin meseleleri ve Cargill dosyasını bulunduran Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Amerika ziyaretlerinin pek çoğunda doğrudan Cargill yetkilileri tarafından karşılanıyordu.

Tarımda adım adım  ‘esir’ hale getirildik 
25 yıl önce dünyanın kendi kendine yetebilen 7 tarım ülkesinden biri olan Türkiye, ABD ve AB’nin dayatması sonucu bugün dışa bağımlı hale geldi 
Türkiye, çok değil, 25 yıl öncesine kadar tarımda kendine yeterli 7 ülkeden biriydi. Bugün ise tam tersi bir durum söz konusu. Türkiye kendi kendini doyuramıyor. Pazarlarımıza ithal ürünler hâkim. Neredeyse tüm tarım ürünleri dışardan satın alınıyor. 21. yüzyılın Türkiye’si, bugün geldiği noktada Batılı ülkelerin pazar sıkıntısından dolayı artık kendi kendini doyurabilen bir ülke olmaktan çıktı. İthal malların fazlalığı, semt pazarlarında bile kendini göstermeye başlarken, pek çok tarım ürününde yurtdışına ihracat yapan Türkiye, tarım ürünlerini ithal etmeye başladı. Türkiye 1990’lı yıllara kadar dünyanın yedinci büyük pamuk üreticisiydi ve pamuk ihraç ediyordu.  Bugün ise pamuk ithal eden ülkeler arasında üçüncü sırada yer alıyor.  
İthalatçı ülke olduk 
Hayvancılıkta da durum farklı değil. 1980’li yılların ortalarında 80 milyon baş hayvanla dünyada ABD’den sonra ikinci ülke olan Türkiye, bu sektöre yönelik dış kaynaklı operasyonların ardından, üretimini yarı yarıya düşürmüş durumda. İhracat yapan ülke   olmaktan çıkıp, hayvan ithal eden ülke konumuna düştük. Türk tarımı, epeydir ABD ile Avrupa Birliği’nin (AB) ablukası altında. Kuşatmayı fiilen IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü (WTO) yürütüyor. Çok planlı ve programlı senaryonun hedefi Türk tarımını adım adım esir hale getirmek. Bunun sonucunda, Türk çiftçisi üretmeyecek; Türkiye tarım ürünlerini dışardan satın alacak. Kendi kaynaklarını kullanamayacak.   Kapılarını yabancı sermayeye açacak. Tam bir açık pazar haline gelecek. Çiftçi yoksullaştıkça kentlere sürülecek.  
Tohumculuk öldü  
1990’lı yıllarla birlikte Türkiye tarım üretiminin olmazsa olmazı tohumculukta dışa bağımlı olmaya başlamış. Bugün gelinen noktada ise yüzde 85 oranında dışa bağımlı. Çok değil kısa süre önce tarımda özgür olan Türkiye, bugün başka ülkelerin esiri. Özetle ABD ve AB, Türk tarımını zayıf, çaresiz, sürünür halde görmek istiyor. Tarım devi ABD’nin, müşteri ülke gereksinimi, Türkiye’yi bu duruma getiren en önemli sebeplerden biri.

Atatürk hariç  ABD ile gizli antlaşma yapmayan yok 1950’den bu yana tüm hükümetler ittifak yaptı…

Ulu Önder’in 10 Kasım 1938’de vefatından sonra Türkiye’nin Batı tipi demokrasiye geçmesi, iki ülke arasındaki ilişkilere büyük hız kazandırdı

Atatürk’ün liderliğinde yürütülen milli mücadele sonucunda Avrupa modeli bir milli devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti, öncelikle bu yeni kimliği ile uluslararası arenada kendini kabul ettirmişti. Atatürk, Türkiye’yi modern bir ülke-devlet haline getirmek amacıyla başlattığı  radikal inkılaplara paralel olarak Türkiye’nin dış politikasını  da Batı’ya yöneltmişti. Ancak bağımsızlık ve toprak bütünlüğü  konusunda son derece hassas davranan Atatürk’ün bu tutumu hiçbir zaman tek boyutlu bağımlılığa varan bir dış politika haline gelmemişti. Atatürk döneminde izlenen aktif, gerçekçi, barışçı ve çok yönlü  dış politika sayesinde Türkiye, sorunlarını kendi lehine çözmüş, bölgesinde bir istikrar unsuru haline gelmiş ve dünyada saygı  uyandıran bir devlet haline gelmişti.

Marshall yardımları 
ABD, dünyanın stratejik merkezi kabul edilen Türkiye ile her zaman gizli içerikli antlaşmalar yapmak istemişti. Ancak, ABD’nin Lozan Antlaşması’nı tanımamakta ısrarcı davranması ve Atatürk’ün bağımsızlıktan asla ödün vermemesi, ilişkilerin ge- 
rilmesine neden olmuştu. Bu nedenle, Cumhuriyetin kurulmasının ardından Atatürk döneminde ABD ile ilişkilerde dengeli bir gerileme yaşandığından gizli bir anlaşma yapılmamıştı. ABD ile ilişkiler, Atatürk’ün ölümünden sonraki döneme ait. Truman Doktrini ve Marshall yardımları çerçevesinde Türkiye’nin Atatürk’ün milliyetçi Türkiyesi’nden Batı tipi demokrasiye geçirilmesi ile ABD ile ilişkilerde üst düzey bir döneme geçilmişti. CHP’nin tek parti döneminde ve onu takip eden DP iktidarında ABD ile ikili gizli antlaşmaların altına imza atıldı.

Kontrol Türkiye’de 
Türkiye’nin varlık ve bütünlüğü konusunda tehlikeli bir içerik taşımayan; sadece askeri ve ekonomik işbirliğini öngören bu antlaşmalarda kontrol, hükümetin elindeydi. Türkiye’nin NATO’ya dahil olmasının ardından Türk Amerikan ilişkileri özellikle askeri alanda önemli gelişmeler kaydetmişti. Bunun yanında ekonomik alanda da gelişmelerin yaşandığını görmekteyiz. 1950’li yılların ortalarından itibaren Türkiye ile ABD arasında imzalanan ikili gizli antlaşmalar kamuoyunda ve TBMM’de bir çok kez tartışma konusu olmuştu. İktidar ile muhalefet arasındaki tartışmaların önemli bir kısmını bu antlaşmalar oluşturmuştu. Bu nedenle yine o dönemde kamuoyunda bir Amerikan karşıtlığı yükselmişti.

İlk gizli ittifak II. Mahmud’la 
Osmanlı İmparatorluğu zamanında ABD ile yapılan ilk antlaşmanın gizli bir maddesi olduğu biliniyor. Osmanlı hariciyesi yeni tanıdığı bu devletin tersanelerinde modern savaş gemileri yaptırmak, kendi yaptığı gemiler için de teknik donanım almak isteğiyle anlaşmaya bu maddeyi eklemişti. Ancak metinler Amerika’ya gönderildikten sonra 3 Nisan 1831’de Başkan Andrew Jackson’un itirazi mektubu İstanbul’a ulaştı. Jackson, Sultan II. Mahmud’a hitaben kaleme aldığı mektupta bir dizi iltifat sıraladıktan ve iyi dileklerini ilettikten sonra, “Antlaşmanın bütün maddelerini onayladım. Ancak sebebi maslahatgüzarımızca da açıklanacağı gibi metinde yer alan gizli maddeyi hariç tuttum. Zira bizim anayasamız, yasama meclisimizin bilgisi dışında gizli bir anlaşma maddesini kabul etmeye engeldir” diyordu. Bilinen o ki, iki ülke arasındaki ticaret hacmi bu antlaşmadan sonra gelişti.

1952-66 yılları  arasında karşılıklı 54 imza atıldı 
Eski Milli Birlik Grubu senatörlerinden Haydar Tunçkanat’ın 1970’li yılların başında yazdığı “İkili Anlaşmaların İçyüzü” isimli kitap, 1969 yılına kadar yapılan gizli anlaşmaları anlatıyor.  Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’in, 1966 yılında açıkladığı kadarıyla, Türkiye ile ABD arasında 1952-66 döneminde 54 ikili antlaşmaya imza atılmıştı. Demirel, ABD ile Türkiye arasında 1950 öncesinde 3 tane, 1950-60 döneminde 31, 1960-65 döneminde 20 tane ikili antlaşma yapıldığını ifade etmişti. 1970 yılında  bazı siyasilerin yaptığı açıklamalara göre, bu sayı 91’dir. Sayıların çelişkili olmasının nedeni, antlaşmaların büyük bir çoğunluğunun TBMM’ye getirilmemesi ve gizli nitelikte olmasıydı.

Mustafa Kemal Atatürk Türkiye’nin yönünü Batı’ya yöneltmiş, ancak bağımsızlık anlayışından asla taviz vermemişti

Atatürk, izlediği barışçı dış politika sayesinde Türkiye’yi bölgede tam bir istikrar unsuru haline getirmişti

AKP sakladı  Gül itiraf etti 
Dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün, 2003 yılında ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell ile gizli bir antlaşmaya imza attığı artık biliniyor. O tarihde ABD’nin Türkiye Büyükelçisi olan Pearson da, PKK/KADEK ile Türk hükümetinin bilgisi dahilinde görüşme yaptıklarını açıklayarak, gizli antlaşmayı doğrularken, Abdullah Gül de Sedat Sertoğlu’na verdiği röportajda bunu itiraf etmişti. İmzalanan gizli mutabakatın şunları öngördüğü iddia edilmişti: 
*  Türk askeri Irak’ın kuzeyinden çekilecek 
*  Türkiye, sınır ötesi harekatlara son verecek. 
*  Terör örgütü PKK’ya yönelik askeri harekatlar için ABD’den izin alınacak. 
*  Türk Silahlı Kuvvetleri, izinsiz bir operasyon yaptığı takdirde, ABD Türkiye’ye ambargo ve askeri yaptırım uygulayabilecek.  
*  Türkiye, ABD’nin İran ve Ortadoğu harekatlarına aktif olarak destek verecek.  
*  Türk Silahlı Kuvvetleri’nin  asker ve silah gücünde indirime gidilecek.  
*  Irak’ın kuzeyinde kurulan kukla devlet Türkiye tarafından resmen tanınacak. 
*  Öcalan hariç PKK/KADEK elemanlarına geniş kapsamlı af çıkarılacak.  
*  PKK/KADEK yasallaştırılacak 
*  Belediyelere özerklik verilecek.  
*  Dört yılda aşamalı olarak federasyona geçilecek.  
*  Kıbrıs’ta Denktaş devre dışı bırakılacak.

İncirlik Üssü’ndeki tarih çelişkisi 
Türkiye, 1952 yılında NATO’ya üye oluyor. Üye olmasıyla birlikte NATO’nun diğer ülkelerle yaptığı ikili anlaşmaları da diğer  NATO sözleşmelerini de kabul etmek durumuyla karşı karşıya kalıyor. Ancak Amerika ile 1947’de yapılmış olan ekonomik ve askeri yardımlara ilişkin bir antlaşma var, iki tane ortak güvenlik anlaşması var ve NATO kuvvetler statüsü var. NATO Kuvvetler Sözleşmesi’ne dayanarak, ABD’nin Türkiye topraklarında askeri tesisler ve üsler kurması, askeri personel bulundurması kabul ediliyor. Bunun onayı aslında parlamentoda 1954 yılında  yapılıyor. Türkiye  NATO’ya 1952 yılında giriyor ama, İncirlik Üssü inşaatı 1951 yılında başlıyor. Bu durum, Türkiye’nin NATO’ya girmeden önce ABD’ye askeri üs taahhüdünde bulunduğu gerçeğini ortaya çıkarıyor.

Dünyada en büyük soykırımı  suçlusu onlardır… 
Kıtanın asıl sahibi yerli halk, korkunç vahşete maruz kalmıştı. Resmi makamlar, her Kızılderili kellesi için 5 dolar ödemişti

Tarih boyunca kendisine ait olmayan coğrafyalar üzerinde sayısız savaş ve çatışmanın mimarı olan ABD,  kendi kanlı tarihini ve soykırımlarını unutmuş gibi görünüyor. Ama tarih unutmuyor. Bu kanlı tarihin sayfalarını açtığımızda, karşımıza ilk olarak Kızılderili katliamı çıkıyor. Kristof Kolomb’un 1492 tarihindeki keşfinden hemen sonra başlayan Kızılderili katliamı, yerli halkın tabi tutulduğu soykırımın adıdır. O tarihten 1886 yılına kadar süren katliamda,  70 milyon Kızılderili ortadan kaldırıldı.  
İlk biyolojik silah 
ABD’nin resmi devlet politikası olan Kızılderili soykırımı, Nazi Almanyası’nda Yahudilere karşı uygulanan soykırımdan çok daha büyük bir soykırımdı. ABD’nin resmi makamları Kızılderili kellesi başına 5 dolar ödemişti. Devlete ait binaların bodrumları, Kızılderili kafataslarıyla dolmuş taşmıştı. İlk biyolojik silah, Kızılderililer üzerinde uygulanmıştı. Sürgüne gönderilen Kızılderililere yardım olarak dağıtılan battaniyelere çiçek mikrobu bulaştırılarak çok sayıda insanın öldürülmesi sağlanmıştı. Kızılderililerin açlıktan ölmesi için başlıca yiyecekleri olan bizonların toptan ölmesi de, soykırım yöntemlerinden biri olmuştu. Ancak ABD’liler, soykırım için son derece ilginç bir savunma yapıyor: “Sonuna kadar öldürmedikçe soykırım sayılmaz!”  
Sığır gibi vurdular 
’Yaralı Diz Katliamı’, Lakota Siuları ile Amerikan askerleri arasındaki son büyük çatışma olarak tarihe geçmişti. 29 Kasım 1890’da Birleşik Devletlerin beş yüz kişilik 7. Süvari alayı Minneconjou Lakota yerlilerinin kamp yerlerini çevirmiş ve çıkan çatışmada, Kızılderili şefi Koca Ayak’ın da aralarında bulunduğu 62’si kadın ve çocuk toplam 153 Siu öldürülmüştü. 1890’da Wounded Knee’deki Siu katliamı Kızılderili özgürlüğünün sembolik olarak sonu oldu.  
Katliamı yaşayanlardan biri olan  Gelincik Louise’nin şu sözleri vahşeti anlatmak için yeterli: “Kaçmaya çalıştık. Ama yaban sığırı gibi bir bir vurdular bizi. “

ABD askerleri katletikleri Kızılderelileri açtıkları  bir çukura topluca gömdü.

Organlarını  kopardılar 
Bartolome de Las Casas’ın yazdığı ‘Kızılderili Katliamı’ adlı eser, zulmü şöyle anlatıyor: “Sırf eğlence olsun diye, kadın erkek demeden yerli halkın ellerini, burunlarını ve kulaklarını kesip kopardıklarını ve bunun bölgenin değişik yerlerinde defalarca tekrarlandığını kendi gözlerimle gördüm. Memeden kesilmemiş bebekleri annelerinin göğsünden alarak onları en uzağa fırlatma konusunda birbirleriyle yarıştılar…”

Silahları  ilk kez gördüler 
Amerika kıtasını keşfeden Kristof Kolomb’un seyir günlüğüne göre Kızılderililer, ”Keskin silahları ilk kez gören, kötülüğü tanımayan ve hiç silahı olmayan“ bir ulustu. O tarihlerde dünya nüfusunun 5’te biri Kızılderiliydi. Ancak bugün, soykırımlarla yok denecek seviyeye geldi.

Vahşi hayvanların imha edilmesi gerekiyor 
ABD… Kızılderililerin ve kovboyların ülkesi. Amerikan filmlerinde hep “kötü” Kızılderililere karşı savaşan “kahraman” kovboyların ülkesi. Avrupa’dan gelen “beyaz adam” Amerika’da boy gösterdiğinde, bugünkü ABD’nin bulunduğu topraklar üzerinde Kızılderililer kabileler ve aşiretler halinde yaşamlarını sürdürüyordu. Bu sömürgeciler, onların vatanlarını işgal etti, topraklarından sürdü. Beyaz adam Amerika’yı binlerce yıldır üzerinde yaşayan yerli halkın elinden zorla almıştı. Kızılderili soykırımıyla bugünkü Amerika’nın da temelleri atıldı. Kıtanın asıl sahibi olan yerliler, kıtayı atalarından devralmış, fakat bu toprakları çocuklarına miras bırakamamıştı.  
Yerlileri kurtlara benzetmişti 
Kızılderililere tahammül edemeyen bu zorbalar; onları “halk” olarak bile görmüyordu. ABD’nin kurucusu ve ilk Başkanı George Washington’un sözleri de tezi doğruluyordu. Washington, yerlileri vahşi kurtlara benzeterek, “Bu vahşi hayvanların (Kızılderilileri kastediyor) tamamen imha edilmesi gerekiyor” diyordu. Sonuçta da öyle oluyordu. ABD’nin bir başka Başkanı Theodore Roosevelt de Washington’dan geri kalmıyordu: “Ben en iyi yerli (Kızılderili) ölü yerlidir demek istemiyorum ama 10’da 9’u öyledir” diye konuşuyordu.

Son savaşçı  Geronimo işkence ile öldürüldü 
En ünlü Kızılderili şefi Geronimo, halkının daha fazla zarar görmemesi için kendini feda etti 
Kendi öz dilinde ’Gokhlayeh’ olarak bilinen ünlü Kızılderili lideri Geronimo, günümüzde Yeni Meksika olarak adlandırılan bölgede 1829 yılında doğmuştu. Şef Mahko’nun torunu olan Geronimo, Apacheler arasında en çok saygı duyulan kesim olan Chiricahua ve aynı zamanda şefi olan Juh isimli kayınbiraderiyle de bağlantılıydı. Geronomi, bu şefin sözcüsü sıfatıyla ABD yönetimiyle ilişki kurmuştu. Apacheler arasında ise son savaşçıydı. Beyazlara karşı mücadele veren bir kahraman olarak tanınmıştı. O sıralar Amerikalı yerleşimcilerin yanı sıra İspanyollar da bölgeye akın        etmeye başlamıştı. Geronimo’nun hayatındaki en kötü anı da bu dönemde gerçekleşti.  
En ünlü Apache şefi 
1858 yılında bir gün eve döndüğünde, eşi, annesi ve 3 çocuğunu İspanyollar tarafından öldürülmüş olarak buldu. Bu olaydan sonra Geronimo, beyaz olan herkese karşı nefret duymuş ve elinden geldiği kadar beyaz öldürmeye çalışmıştı. Onun bu intikam ateşi Apacheler arasında bir üne sahip olmasını sağlamıştı. Arizona ve New Mexico’da yaşayan beyaz yerleşimcilere suratındaki agresif ifadesi ve vücudundaki Apache kanından dolayı hep korku saçacaktı. Geronimo, aslında bir şef değildi; bir şamandı.  Apache şeflerinin hepsi, onun görüşlerine saygı duyuyordu. 1870’de yakalanıp San Carlos’a götürüldü. Defalarca kaçmasına rağmen yakalandı. Ancak özgür ruhlu Geronimo, tutsak yaşayamazdı. Yine kaçmayı başardı. 1885’teki bu kaçışından 1894’yılına kadar Geronimo bulunamadı. Bir keresinde 24 adamı ile 5 bin Amerikan süvarisinden kaçan Geronimo Dumanlı Dağlar’a sığınmıştı. Dağları didik didik arayan süvariler ilginçtir ki Geronimo’nun izine bile rastlayamamıştı. Hırsını alamayan askerler, köylere saldırıp kadın ve çocukları öldürmeye başlamışlardı. Bunu duyan Geronimo sonunda dayanamadı ve halkına zarar gelmemesi için teslim oldu. 1909 yılında bir savaş mahkumu olarak Oklahoma’da işkence edilerek öldürüldü. Geronimo’nun sembolik mezarı Fort Sill-Oklahoma bölgesindedir. Apachelere göre Geronimo kutsal topraklar olan Dumanlı Dağlar’dadır.

ABD Türkiye’ye asla gerçek dost olmadı 
Ülkemizi bölmek isteyen iç ve dış mihraklara destek verdi, üstelik askerimizin başına çuval geçirdi…

Tarih boyunca düşmanımız olan devletler” sorusuna cevap arandığı zaman, ABD’yi baş sıraya koymamız gerekiyor. Çünkü, Osmanlı’nın son 100 yılında, tüm yıkıcı faaliyetlerde hep başrolleri ABD üstlendi. Ermenilerin kışkırtılmasından, sözde Kürt devletinin oluşturulmasına kadar hasmane çabalarından hiç vazgeçmedi. Bugüne kadar hep “en büyük müttefikimiz” yalanıyla kandırıldığımız ABD, işte bu nedenle hiçbir zaman ne müttefikimiz ne de dostumuz oldu. İkili ilişkilerin tarihsel seyrine bakıldığı zaman da bu acı gerçek ortaya çıkıyor. ABD’nin, Osmanlı’nın güç kaybından istifa eden İngilizlerle birlikte, özellikle 19. yüzyıldan itibaren bizden nemalanmak istediği, ülkeyi bölüp, parçalayabilmek için kışkırtma operasyonlarına daha o tarihlerden başladığı  gözlerden kaçmıyor.

Anadolu’da gözü  var 
Kendilerini dünyada ilk haraca bağlayan devlet olan Osmanlı’nın “Sadık Teba” olarak adlandırdığı Ermenileri, Anadolu’ya akın eden Amerikalı misyonerler aracılığıyla ayartmasıyla başlayan bölücü hareketlerde sahte müttefiğimiz ABD’nin rolü büyük. ABD, Türkiye’yi eyaletlere bölebilmek için her türlü çabaya destek verdi. ABD, ideolojik çatışmalardan, etnik bölücülüğe, irticai faaliyetlerden, azınlık sorunu yaratmaya kadar bir çok faaliyetin baş senaristi olarak karşımıza çıktı. Bunların dışında Türkiye’ye yönelik direkt tehdit ve saldırılar da dikkatlerden kaçmadı.

Çatışmaları körükledi 
2000’li yıllara damgasını vuran olay ise çuval olayıydı. 2003 yılında Irak’ın Süleymaniye kentine baskın düzenleyen ABD askerleri, askerlerimizin başına çuval geçirdi. Bu olay Türk halkında infiale neden oldu. Ancak Amerikalılar  pişkin pişkin askerlerimizi suçladı ve haklı olduklarını iddia etti. Ancak bir gerçek de sürekli “dost”, “stratejik ortak” olarak adlandırılan ABD’yle ilişkilerimizin yeniden gözden geçirilmesi oldu. Artık Türk halkı, terör saldırılarından sonra “Kahrolsun ABD” sloganları atmaya, Mehmetçiklerimizin katilinin ABD olduğunu vurgulamaya başladı. Tarihinin her döneminde, çıkarı için kundaktaki, hatta doğmamış bebekleri bile katletmeye çalışan Amerikan devlet yapısı, artık Türk devletini hedef seçtiğini açıkça söylemeye başlamıştı. Tarihin ilk milli kurtuluş savaşını veren ve bunu büyük bir zaferle taçlandıran Türk milleti ise, düşmanının kim olduğu bilinciyle hareket ediyor. Tüm bu yaşananlara rağmen bazı kesimler hâlâ ve ısrarla ABD’yi bize “stratejik ortak” ve “dost” olarak lanse etmeye çalışıyor. Ancak gerçekler, onların yansıtmaya çalıştığı gibi değil.

Bu utanç  Özkök döneminde yaşandı 
Hilmi Özkök’ün Genelkurmay Başkanlığı döneminde, 4 Temmuz 2003 tarihinde Süleymaniye’deki irtibat bürolarında rutin görevlerini icra eden Türk askerleri, peşmerge destekli ABD’lilerin baskınına uğradı. Askerlerimizin başına çuval geçirildi.

Eşref Bitlis Paşa olayı  hâlâ içimizde bir yara Çekiç Güç’e karşı çıkan eski Jandarma Komutanı Eşref Bitlis Paşa’nın şüpheli bir kazayla şehit olması unutulmadı

Türk-Amerikan İlişkilerinde kırılma noktalarından biri, dönemin Jandarma Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis Paşa’nın uçak kazasında şehit olmasıydı.  İlk defa bir kuvvet komutanının uçağı düşmüş, ancak kazadan hemen sonra, bilirkişi raporları beklenmeden olayın nedeni için “buzlanma” açıklaması yapılmıştı. Fakat sonradan ortaya çıkan bazı bilgiler ve o dönem Bitlis Paşa tarafından yürütülen çalışmalar bir kazadan çok suikasta işaret ediyordu. Bitlis Paşa, bölgede konuşlanmış durumda bulunan Çekiç Güç kuvvetlerinin Türkiye’den ayrılması gerektiğini açıklıyor ve ABD’nin Irak’ın kuzeyinde oluşturmaya çalıştığı  kukla devletin, Türkiye’nin zararına olduğunu söylüyordu. Türk halkı, “Türkiye’de konuşlanan Çekiç Güç’e bağlı  helikopterlerin Kuzey Irak’taki PKK militanlarına silah ve mühimmat götürdüklerine dair elimizde video bantları bulunmaktadır, bunları ortaya koyabiliriz” açıklamasında bulunan Bitlis’in bu açıklamalarından en çok Amerikalılar rahatsızdı. Bu nedenle ABD Büyükelçiliği tarafından birkaç defa hükümete şikayet edildiği bile oldu.  
Cheney’in parmağı var 
17 Ocak 1993 tarihinde Diyarbakır’a gitmek için bindiği uçak, kalkıştan 5 dakika sonra Yenimahalle’ye düşmüş ve Eşref Bitlis Paşa ile beraberindekiler hayatını kaybetmişti. 2’nci pilot Tuğrul Sezginler’in ailesi, kazanın takipçisi olmuş ve hukuk sürecini başlatmıştı. Bu süreçte, uçakta bir arıza olmadığı ve Sibirya soğuklarına dayanan uçağın Ankara’da buzlanma ile karşılaşmayacağı ortaya çıkmıştı.Gazeteci Yazar Adnan Akfırat, “Eşref Bitlis Suikastı” kitabında, Bitlis Paşa’nın ölüm emrinin şu an ABD İkinci Başkanı olan Dick Cheney’in de bulunduğu bir ekip tarafından kazadan kısa bir süre önce İncirlik Üssü’nde verildiğini vurguluyor.

Bunları  unutma unutturma  
Anadolu’yu bölmek istedi 
ABD Temsilciler Meclisi, Anadolu’da kışkırttığı Ermenilerin ayaklanmasının ardından 1896’da hazırladığı yasa taslağı ile Türkiye’yi parçalamak istediğini açıkça gözler önüne sermişti: Buna göre, dünyanın dörtbir yanında yaşayan Hıristiyanlardan oluşan bir komisyon, Türkiye’yi yönetmek için başkan seçecek. Ülke yönetimi  Türkler’den alınarak, Türkiye eyaletlere bölünecekti. Ancak, bu oyun tutmayınca sözde Ermeni soykırım yalanı peydahlandı.

Lozan’ı hâlâ  tanımadı 
Osmanlı ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan Sevr Antlaşması’na imza atan ABD, her ne hikmetse Türkiye Cumhuriyeti’nin “Kuruluş Senedi” olan Lozan Antlaşması’nı resmen tanımadı. Türkiye Cumhuriyeti’nin, bağımsız bir devlet olarak uluslararası topluma kabul edilmesini sağlayan bu antlaşmadan rahatsız olan sahte müttefikimiz ile ilişkiler ikili anlaşmalarla yürütülüyor 

Kore’de 721 şehit verdik  
Demokrat Parti hükümeti TBMM’nin onayını almadan 4 bin 500 kişilik bir askeri birliği ABD’nin Sovyetler’e karşı mücadele verdiği Kore’ye gönderdi. BM Güvenlik Konseyi’nin çağrısına uyan Türkiye’nin ABD’ye yaptığı bu jestin karşılığı NATO’ya üyelik  
oldu. Ancak bu cephede en fazla zayiatı 721 şehit ile bizim birliklerimiz verdi.

Kıbrıs için  ambargo  
Kıbrıs’ta 1963 yılında yaşanan ve tarihe ’Kanlı Noel’ olarak geçen katliamın ardından Türkiye Ada’ya askeri müdahale kararı aldı. Ancak, ABD’nin engeliyle karşılaştı. ABD, Türkiye’ye sağladığı askeri malzemenin kullanılmasına izin vermeyeceğini ilan etti. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra da Türkiye’ye ambargo uyguladı

Muavenet’i füzeyle vurdu 
Ege Denizi’nde gerçekleştirilen “Kararlılık Gösterisi-92” adlı NATO tatbikatında  Türk Deniz Kuvvetleri’ne ait “TCG Muavenet Muhribi”, ABD uçak gemisi Saratoga’dan ateşlenen 2 füze ile vurulmuştu. Fırkateynimizi enkaza çeviren acı olayda 5 denizcimiz şehit olurken, 22’si de yaralanmıştı.

Bölücüleri destekledi 
Sözde müttefikimiz Amerika Birleşik Devletleri, Anadolu’da yaşayan Kürtleri sürekli kışkırttı; onları özgürlük ve bağımsızlık yalanıyla kandırarak, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı isyana teşvik etti. Günümüzde de, terör örgütü PKK’yı desteklemekten geri kalmadı.

Tarımımızı  da esir almak istedi 
Türkiye, ABD’nin baskısı sonucu tarımda dışa bağımlı hale geldi. Tohumların yüzde 90’ı dışandan ithal ediliyor. Türkiye, çok değil, 25 yıl öncesine kadar tarımda kendine yeterli 7 ülkeden biriydi. Bugün ise tam tersi bir durum söz konusu. Türkiye kendi kendini doyuramıyor. 
İşte yaşanan tüm bu acı gerçeklerin ardında sahte müttefikimiz var. Hem de dost kisvesiyle. Türkiye, dostun ve düşmanın kim olduğunu artık anlamalı..

Ergenekon Süreci

Kaynak: TOGEÇ (Toplumsal Bilinci Koruma ve Geliştirme Çatısı)

Her şey 1991 yılı başında ABD’ nin Körfez saldırısı ile başladı.

ABD, Bağdat’ a yürümedi, Irak’ ın kuzeyinde bir Kürt isyanı kışkırttı. Arkasından, Irak Ordusunun 36. enlemin kuzeyine geçmesini önleyerek buradaki Kürt oluşumunu güvence altına aldı.

ABD’ nin plânı şuydu: Önce Kuzey Irak’ ta bir Kukla Kürt Devleti kurmak ve sağlamlaştırmak,  sonra Irak’ ı tümüyle işgal etmek. Kukla Devleti Türkiye’ nin güneydoğusu, Suriye’ nin doğusu ve İran’ ın batısından koparacağı parçalarla birleştirerek Büyük Kürdistan’ ı, yani İkinci İsrail’ i kurmak.

Yani : Büyük Ortadoğu Projesi ( Tayyip ve Gül’ ün eşbaşkanları olduğu proje; Buş’ un deyimiyle ” Haçlı Seferi ” )

Türkiye’deki bütün hükümetler, İncirlik’e yerleşen Çekiç Güç’ ün görev süresini uzatarak ABD’ nin Kuzey Irak’ taki Kürt oluşumunu desteklemesine yardımcı oldular. ( ” ABD Ordusu ile mükemmel işbirliği “!!!) İşte Türk Ordusu bu süreçte Kuzey Irak’ taki oluşum üzerinden Türkiye’ nin bölünmesi tehlikesini ve tehdidini algılayınca, ABD ile cephe cepheye geldiğini anladı.

İLK OLAY: TORUMTAY’IN İSTİFASI

Özal’ ın kuzeyden Irak’ a girme emrini uygulamamak için Genelkurmay Başkanı Org. Necip Torumtay istifa etti. Böylece, Türk Ordusu, Amerikancı planlarda rol almayacağının ve direneceğinin ilk işaretini vermiş oldu.

O andan itibaren Türk Ordusuna karşı Ergenekon tertibi planlanmaya başlandı. Amerikan plânlarına engel olan komutanlar, Ergenekon çeteciliği ile suçlanacaktı.

ÖZEL HARP DAİRESİ SORGULANIYOR

Sovyet tehdidine karşı kurulmuş olan Özel Harp Dairesi ABD güdümünde idi, ama Sovyetler yıkıldığı için oradan gelen tehlike ortadan kalkmıştı. Şimdi ise tehdit, Kuzey Irak’ taki ABD varlığından geliyordu. Dolayısıyla, ABD güdümünde olan Özel Harp Dairesi, ABD’den gelen bir tehdide karşı durmak için kullanılamazdı. Geçmişteki Kontrgerilla eleştirileri de Ordu’da rahatsızlık yaratmıştı.

Genelkurmay Başkanı Org. Doğan Güreş, Özel Harp Dairesi’ni yeniden örgütleme ve adını Özel Kuvvetler Komutanlığı ( ÖKK ) olarak değiştirme çözümünü uyguladı. Yıl 1991. ÖKK’ nın bölücü terörü hedef alması ve Kuzey Irak’ taki Kukla Devlete karşı tavır alması, ABD denetiminden kurtulma sürecinin başlangıcıydı.

Tugay düzeyindeki birlik, tümen düzeyine çıkarıldı. ÖKK, Kuzey Irak’ ta ABD ile karşı karşıya geldi ve ABD tehdidine karşı uyanışın öncüsü oldu.

Ankara’ da ÖKK için yeni bir yerleşim yerinde yönetim ve eğitim tesisi yapımına başlandı. ABD bundan son derece rahatsız oldu, ajanları vasıtasıyla Askeri Savcılığa ÖKK tesis inşaatında yolsuzluk yapıldığı iddiasıyla dava açtırdı ve ÖKK’nın yapılandırılmasını uzun süre felce uğrattı.

ORG. EŞREF BİTLİS’ İN ŞEHİT EDİLMESİ

ABD’nin Kuzey Irak’taki Kukla Devleti pekiştirme planlarını bozan bir planı uygulamakta olan Org. Bitlis, Amerikan Çekiç Güç Helikopterlerinin PKK’ ye silah ve malzeme attığını saptadı ve raporlarında bunu belirtti. Orgeneral Eşref Bitlis Jandarma Genel Komutanı olarak, Amerika’ nın; Türkiye’ nin toprak bütünlüğünü ve güvenliğini hedef aldığını gördüğü, bu tehlikeyi önlemek için tedbirler aldığı ve ülke savunmasına yönelik bir strateji geliştirdiği için Amerika tarafından hedefe konuldu.

Org. Bitlis, helikopterle Kuzey Irak’ a giderken, bu seyahat Amerika’ ya haber verilmiş olduğu halde, iki Amerikan jeti yakın uçuş yaparak saldıkları yoğun egzost gazı ile helikoperi oksijensiz bırakıp motorunu durdurarak düşürme denemesi yapmışlarsa da, usta pilotumuz ani dalış manevrası ile bu suikasti boşa çıkarmıştı. Bu suikasttan hemen sonra Amerikalılara saldırdıkları helikopterde Orgeneralimiz olduğu tekrar bildirilmesine rağmen iki Amerikan jeti saldırıyı tekrarlamışlar fakat usta pilotumuz olaya tekrar hakim olabilmişti.

İkinci teşebbüs başarılı oldu. CIA tarihinin en önemli suikasti 17 Şubat 1993 günü gerçekleşti. Uçağına yapılan sabotaj sonucunda Org. Bitlis şehit edildi.

ÇELİK HAREKÂTI

Ağustos 1994′de Genelkurmay Başkanı olan Org. İsmail Hakkı Karadayı döneminde Eşref Bitlis Planı uygulandı, Kuzey Irak’a Çelik Harekatı yapıldı. 35 bin Mehmetçik Mart 1995′de Kuzey Irak’a girdi. Kuzey Irak’a giren ordumuz, ABD’nin egemenlik alanına girmiş oldu. Çünkü o bölge ABD ordusunun işgali altındaydı.

ABD’ nin Foreign Affairs, Foreign Reports, Mediterranean Quarterly ve Joint Forces Quarterly gibi yarı resmi organları. “Türk komutanları hizadan çıktı ” – ” Türk Ordusu ABD – Türkiye ilişkilerini bozuyor ” gibi görüşlere yer vermeye başladılar.

GAZİ OLAYLARI

Çelik Harekâtı öncesinde CIA’ nın Moskova İstasyon Şefi, CNN televizyonundan, ” Türkiye’ nin karışacağını “, daha doğrusu Amerika’ nın Türkiye’yi karıştıracağını tüm dünyaya şöyle ilân etti:

” Önümüzdeki dönemde dünyanın en çok karışacak ülkesi Türkiye’ dir… Şu anda Türkiye, gizli servislerin gündeminde ilk sıraya yerleşmiştir. ”

Gazi Mahallesi tertibinden birkaç gün önce de, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Holbruk ( Holbrooke ), Türkiye’ nin Kuzey Irak sınırında yaptığı yığınağa dur demek için tertip yapacaklarını şöyle ilan etti:

Kuzey Irak sınırına asker yığıyorsunuz. Önümüzdeki günlerde terör olaylarının artma ihtimali var. Oraya yapacağınız bir harekât’ ta dikkatli olmanızı tavsiye ederim”

CIA Şefinin ve Holbruk’ un haber verdiği gibi,12 Mart 1995 gecesi İstanbul’ da Gazi Mahallesi tertibi düzenlendi. Ancak Türk Ordusu bu tehdidi önemsemedi ve Çelik Harekâtı yapıldı.

KONTRGERİLLA (GLADYO) POLİS İÇİNE KAYDIRILIYOR

NATO tarafından NATO üyesi ülkelerde o ülkeleri komünizmden korumak için kurulan Kontrgerilla ( diğer adları Gladyo ve SüperNATO ) örgütleri, İtalyan Savcının tesbit ettiği gibi, esasında CIA tarafından yönetiliyordu ve esas görevleri bu ülkelerdeki hükümetlerin ABD kontrolünden çıkmalarını önlemekti. Türkiye’ de Özel Harp Dairesi işte bu kontrgerilla ile irtibatlı idi ama artık Sovyetler yıkıldığı için komünizm tehdidi kalmamış, aksine tehdit Kuzey Irak’taki ABD varlığından gelmeye başlamıştı. Dolayısıyla, ABD güdümünde olan Özel Harp Dairesi, ABD’ den gelen bir tehdide karşı durmak için kullanılamazdı. Bu açmazdan kurtulmak için 1991 yılında Özel Harp Dairesi’nin Özel Kuvvetler Komutanlığı ( ÖKK )’ na dönüştürülmesi aslında bir millileştirmeydi. ABD bu kuruluştan dışlanıyor ve kuruluş, hedefini komünizme karşı mücadele yerine Kuzey Irak’ tan yöneltilen tehdide karşı mücadele olarak belirliyordu.

Bunun üzerine, ABD, ” Kontrgerilla yapılanmasında Türk ordusunun yerine polisi koyabilir miyiz ” denemesine girişti ve Türkiye’ deki operasyon merkezini polisin içine kaydırdı. 1973′ den beri İçişleri Bakanlığı içinde örgütlenen ” İslâmcı Cunta “, artık ” Fethullahçı Gladyo ” olarak Kontrgerilla içinde ordudan boşalan yeri alıyordu. Fethullahçı Gladyo’ nun ilk büyük tertibi, işte bu 1995 Gazi Olaylarıdır.

1996 EYLÜL HAREKÂTI

ABD ordusu, özellikle Çekiç Güç, Irak’ ın kuzeyinde 7,500 ” CIA peşmergesi ” nden oluşan bir askeri güç örgütlemişti.

Eylül 1996′ da, Eşref Bitlis Plânı gereğince, Barzani, Türk Genelkurmayının yönlendirmesi ile Saddam yönetimi ile işbirliği yaparak CIA peşmergelerini dağıttı. 200′ e yakın ölü veren CIA peşmergeleri, ABD tarafından Guam Adası’ na taşındı. ABD kaynakları, bu harekâtı ” ABD’ nin Vietnam’dan sonraki en büyük yenilgisi ” olarak değerlendirdiler.

Bu harekâttan 20 gün önce, bir Tuğgeneral, iki Albayın önünde, Aydınlık Dergisi’ ne bir demeç vererek, Eşref Bitlis’ in uçağının ABD’ ye bağlı ” Çiller Özel Örgütü “ndeki Gladyo görevlilerinin düşürdüğünü açıkladı. Aydınlık, 25 Ağustos 1996 günkü sayısında bu haberi yayımladı.

Türk Ordusu, Çelik Harekâtı’nı Başbakan Çiller’ e haber vermeden gerçekleştirmişti. Çünkü ABD vatandaşı Çiller’in ABD’ye örgütsel bağlılığı İşçi Partisi tarafından açıklanmıştı ve TSK tarafından biliniyordu.

28 ŞUBAT

28 Şubat harekâtı’ nın en önemli başarısı, Fethullah Hoca’ ya indirdiği darbe oldu. Fethullah Hoca kaçıp ABD’ ye yerleşti. Mayıs 1977 YAŞ toplantısında 160 subayın irtica bağlantısı nedeniyle ordudan atılması başbakan Erbakan’ a dayatıldı. Bu uygulama, ordu içindeki Gladyo’ yu, yani ABD görevlilerini temizlemek anlamına geliyordu. Çünkü artık Kontrgerilla, Fethullahçı Gladyo idi. 28 Şubat kadrosu içinde ABD’ nin Truva Atı olan Çevik Bir de, 1998 sonrasında tasfiye edildi.

Bu sayede Haçlı İrtica, 2002 yılı sonuna kadar iktidara el koyamadı.

KONTRGERİLLA, GENELKURMAY KARARGÂHI’ NDAN ÇIKARILDI

1994 – 1998 arasında Genelkurmay Başkanı olan Org. Karadayı, ABD ve NATO yuvalanmasını, yani Kontrgerillayı Genelkurmay Karargâhından çıkardı.

Özel Kuvvetler’ in milli amaçlar için kullanılmasına yönelik önlemleri geliştirdi.

Özel Harp subaylarımızın Çin’ in Uygur bölgesinde ve Çeçenistan’ da kullanılmasına engel oldu.

ABD ORDUSU TÜRKİYE’Yİ İŞGAL TATBİKATI YAPIYOR: MILLENIUM CHALLENGE 2002

1998 yılında Genelkurmay Başkanı olan Org. Kıvrıkoğlu, ABD’ nin bölge ülkeleri için tehdit oluşturduğunu açık bir dille belirtti. Kıvrıkoğlu, Vaşington ziyaretini iptal etti ve NATO döneminde ABD’yi ziyaret etmeyen ilk Genelkurmay Başkanı olarak tarihe geçti. Kıvrıkoğlu, “28 Şubat’ı BİN YILLIK MÜCADELE AZMİYLE sürdürmeye kararlıyız” dedi. Yani ABD tehdidine karşı bin yıl da sürse direnilecekti.

Mesajı alan ABD, aynı kelimeleri kullanarak cevap verdi: BİN YILIN MEYDAN OKUMASI: MILLENIUM CHALLENGE 2002

Ve bu isim altında 24 Temmuz 2002′de Nevada Çölü’nde Türkiye’yi işgal tatbikatı yaptı. Bu, ABD tarihinin en büyük askeri tatbikatı idi.

ABD’ nin en önemli yarı resmi ajansı ASSOCIATED PRESS, tatbikatın Türkiye’ yi işgal senaryosu üzerine kurulu olduğunu yazdı.

Deprem ( bir karışıklık kastediliyor ) sonrası ordu yönetime el koyuyordu. Bunun üzerine ABD Deniz Kuvvetleri ülkenin güneyindeki adayı ( Kıbrıs ) kuşatıyor ve 96 saat içinde hedef ülkeyi işgal ediyordu.

Türk ordusunun saldırıya karşı hazırlanma müddeti olan 96 saat seçilerek, hedef ülkenin Türkiye olduğu adeta gözlere batırılıyordu

ABDULLAH GÜL, AMERİKA İLE GİZLİ HİZMET SÖZLEŞMESİ YAPIYOR

Dışişleri Bakanlığı Koltuğunu işgal eden A. Gül, 2 Nisan 2003 günü ABD Dışişleri Bakanı Powell ile Ankara’da 2 sayfa 9 maddelik bir gizli anlaşma yaptığını itiraf etti, haber Vatan Gazetesi’nde yayımlandı.

Bu haberde Gül, anlaşma içeriğini açıklayamayacağını, gizli olduğunu söyledi.

13 Temmuz 2003 günü, Doğu Perinçek, bu gizli anlaşmanın maddelerini açıkladı.

Birinci madde: “Türk askeri ve Özel Kuvvetler 4 ay içinde aşamalı olarak Kuzey Irak’tan çekilecek” şeklindeydi.

ÇUVAL OLAYI

A. Gül’ün yaptığı bu gizli anlaşmadan 3 ay sonra, ABD ordusu, Türk askerinin başına çuval geçirdi. Çuval geçirme eylemi, gizli anlaşmanın uygulanması için bir ihtardı. Tayyip’ in ” Müzik notası ” vecizesi, anlaşmanın uygulanması gerektiğine ilişkin orduya yönelik bir açıklamaydı.

” Biz anlaşma yaptık, Kuzey Irak’ tan çık artık ” diyordu Tayyip Türk Ordusuna.

ABD Savunma Bakanı Rumsfeld’ in, Çuval Olayından sonra, Başbakanlık koltuğunu işgal eden Tayyip’ e gönderdiği mektupta şöyle deniyordu:

” TSK ( ÖKK kastediliyor ) Kuzey Irak’ ta sizin bilginiz haricinde eylemler yapmaktadır ”

Rumsfeld, çuvalı Tayyip’ in değil, Türk Ordusunun başına geçirdiklerini böyle veciz bir şekilde anlatmış oluyordu.

Milli devlet ve Kemalizm karşıtı pervasız açıklamalar yapan, ” Milli Egemenlik ve Milli Güvenlik kavramlarının artık geçersiz olduğu ” açıklamaları yaparak Orduyu zehirleyen Org. Hilmi Özkök, böylece, tarihe ” başına çuval geçirilen komutan ” olarak kaydedildi.

Ve böylece, Ergenekoncu olarak suçlanmaktan kurtuldu.

ERGENEKON TERTİBİ AÇIĞA ÇIKIYOR

Başına çuval geçirilmesine ve Kuzey Irak’tan çıkarılmasına rağmen akıllanmayarak sınır ötesi harekatta ısrar eden Türk Ordusu’ na karşı, Org. Torumtay zamanından beri hazırlanagelmekte olan tertip artık açığa çıkarılmalıydı. ABD’ ye direnen 5 Genelkurmay Başkanı ve milli kuvvetler ” Ergenekon çetesi ” olarak suçlanacaktı.

Suçlama belgeleri esasında çoktan hazırdı, ama Org. Özkök ” Ergenekoncu ” olmadığından, onun görev süresince tertip uykuya yatırılmıştı.

Hatırlayalım:

(Fehmi Koru, “Taha Kıvanç” imzasıyla, Yeni Şafak gazetesinde yayımlanan 30 Nisan 2001 ve 1 Mayıs 2001 tarihli yazılarında ” ‘Yeniden kurulsun diye hakkında rapor hazırlanan Ergenekon, çok kapsamlı, bir partiyle irtibatı bulunmayan, ‘devleti yapılandırma’ amaçlı bir örgüt” demektedir. Koru yazısında, 24 sayfa olduğunu söylediği bu dokümanın sonunda yazanın adının bulunduğunu da belirtmekteydi.)

Tertibin uykudan uyandırılmasının ilk işareti Org. Büyükanıt’ a karşı Şemdinli tertibi idi. O tertipte Org. Büyükanıt çete kurmakla suçlanmış ancak tertip bozguna uğramıştı.

Şimdi daha büyük ve kapsamlı bir tertip yapılmalıydı. İşte o tertip, günümüzde devam eden Ergenekon / Agarta Davasıdır.

ABD’ nin hazırladığı sivil darbe ile iktidara gelen AKP, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında ABD’ ye sorunsuz olarak eşbaşkanlık yapabilmek için, başta ABD’ ye direnen Türk Ordusu olmak üzere milli kuvvetleri safdışı etmeliydi. Plâna göre, bu dava sürecinde komutanlar yıldırılacak ve 1991 öncesinde olduğu gibi ABD ile uyumlu olarak görev yapmaları sağlanacaktı.

Yani, AB kriteri olarak dayatıldığı gibi, ordu ” sivil otoriteye ” tabi olacak, kendisine Atatürk tarafından verilmiş olan ” ulusal bütünlüğü ve laik cumhuriyeti koruma ” görevini unutacaktı.

Not:

” AKP sivil darbe ile değil, seçimle geldi ” itirazı yapacak olanlara bir açıklama:

1 – CIA’ nın yan kuruluşu Rand Corporation’ un yayın organlarında ve ABD strateji merkezlerinin hazırladıkları raporlarda; mealen şöyle deniyordu:

“ABD artık ANAP ve DYP gibi partilerle Türkiye’yi kontrol edemez, Fazilet Partisi’nin başına yenilikçi kanadın geçmesi, Tayyip Erdoğan’ın Başbakan, Abdullah Gül’ün de Dışişleri Bakanı olması halinde ABD Türkiye’yi kontrol altında tutmaya devam edebilir.”

2 – Bu raporları okuyan İşçi Partisi ve Aydınlık Dergisi, halkımıza bu plânı haber verdi.

( Muhakkak ki diğer partiler de bu yayınları okumuşlardı, ama onların halkımızı bilinçlendirmek gibi bir sorunları yoktu )

3 – Aydınlık Dergisi 20 Ekim 1996 tarihli sayısında kapaktan haberi verdi:

” Merak edilen gizli mesajı açıklıyoruz: Abramowitz, Tayyip’ i Erbakan’ ın yerine hazırlıyor. ”

Yani, AKP’ nin iktidara geldiği 3. Kasım. 2002 seçimlerinden 6 yıl önce, Aydınlık Dergisi ve İşçi Partisi, Amerika’nın bu seçimi yaptığını halkımıza duyurdu.

4 – Cumhuriyet Gazetesi 16 Şubat 1997 Leyla Tavşanoğlu’ nun İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ile söyleşisi:

Perinçek: ” ABD, Tayyip Erdoğan’ ı Başbakan, Abdullah Gül’ ü de Dışişleri Bakanı yapacak. CIA’ nın yan kuruluşlarından Rand Corporation’un yayın organında da bu yazıldı.”

Yani, AKP’ nin iktidara geldiği 3. Kasım. 2002 seçimlerinden 5 yıl 8 ay önce, Perinçek, Cumhuriyet Gazetesi kanalıyla da, bu gerçeği halkımıza duyurdu

5 – Görülüyor ki, ABD seçmiş, hazırlamış, önümüze koymuş, seçtirmiş. Şimdi kim ” Bunları ben seçtim ” diyebilir?

Menderes’ in ” Odunu aday göstersem milletvekili seçtiririm ” sözlerini ABD iyice not etmiş olmalı ki, istediğini elhak seçtiriyor.

.

Bilgiler ve Bağlantılar

Tüm yazıyı gözden geçirebilir ve yorumlayabilirsiniz.

Bilgiler
27 Eylül 2009
Yazı Yorumlanmamış
Yazı Boyutu
12 14 16 18
RSS ve Bağlantılar
Tüm makaleleri RSS ile takip et
Bu makalenin yorumlarını RSS ile takip et
Editörün Tüm Gönderdikleri

 

Derneğin Yayınladıkları
Önceki ve Sonraki Makaleler

Bazı Makalelerimiz

Yorum Bırak

Bir kaç dakika ayırın ve bize bu makaleyle ilgili ne düşündüğünüzü yazın. Cümle başları hariç küçük harfler kullanmaya özen gösteriniz. Yorumunuzun sorumluluğu size aittir.

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)

Website

Bu yorum kutusunu yorumların yanında aşağı-yukarı kaydır. ie için geçerli değildir ve yorumunuzu etkilemez.

Gönderen: gelecekte | Ocak 29, 2010

ALEVİSİZ ALEVİ ÇALIŞTAYI

<29/01/2010 AKP’nin takkesi düştü Alevileri ve taleplerini görmezden gelen AKP’nin ‘Alevi Çalıştaylarının’ finali de Alevi’siz yapıldı. Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Kızılcahamam’da “Alevilik çerçevelendirme sorunları, kimlik ve beyan sorunları” gibi gündemlerle toplanan son Alevi çalıştayını protesto etti. ABF Genel Başkanı Ali Balkız, çalıştaya katılmama nedenlerini basın toplantısıyla duyurdu. Mülkiyeli’ler Birliği’ndeki toplantıya, aralarında Eğitim Sen Genel Başkanı Zübeyde Kılıç, Cemevleri Yaptırma Kültür Derneği Başkanı Mehmet Uzuner, HüseyinGazi Derneği Başkanı Ali Yıldırım, Hacı Bektaş Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Başkanı Fevzi Gümüş ve Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri Şube yöneticilerinin de aralarında bulunduğu çok sayıda kişi katıldı. ABF Genel Başkanı Ali Balkız, “AKP’nin takkesi düşmüştür, AKP’nin ‘Sahte’ Çalıştayı’na katılmıyoruz” diye sözlerine başladı. 3-4 Haziran 2009’da gerçekleşen ilk çalıştaya “diyalogdan kaçmama ve sorunun çözümüne katkı sunma” umuduyla katıldıklarını vurgulayan Balkız, ilk Çalıştay’da 35 Alevi temsilcisinin istemlerini birleştirip Bakan’a sunduklarını hatırlattı. Taleplerinin, cemevlerinin yasal statüye kavuşturulması, Madımak Otel’inin müze olması, Alevi köylerine cami yapma ve Sünni imam atama politikalarından vazgeçilmesi, atanmış imamların geri çekilmesi, zorunlu din derslerinin içeriği de değiştirilerek seçmeli hale getirilmesi olduğunu aktaran Balkız, “Başta Hacı Bektaş Dergahı olmak üzere, el konulmuş olan dergahlarımız biz Alevi Bektaşiler’e iade edilmelidir” dedi. BİZİM İÇİN BİTTİ “Bizce Alevi-Bektaşiler’in görevi burada bitmiştir. Kendimizi ifade etmiş, dolayısıyla, hükümetten bu sorunların çözümüne dair somut, içtenlikli, reel adımlar-çözümler beklemeye başlamıştık” diyen Balkız, sürecin AKP, CHP ve MHP tarafından istismar konusu yapıldığını ifade etti. Balkız, işin “Kim Aleviler’i daha çok seviyor polemiğine dönüştüğünü söyledi. ÇÖZÜM DEĞİL POLEMİK ÜRETTİLER TBMM’nin Aleviler’in sorunlarını içtenlikle ele alıp, parti farkı gözetmeksizin, oy kaygısı taşımaksızın çözüme ulaştırması gerektiğine dikkat çeken Balkız, “Bizim parlamentomuzun ne yazık ki, sorun çözen değil, sorunlar üzerinden polemik üreten bir işleyişi var” dedi. AKP’nin samimi olmadığını vurgulayan Balkız, “eğer AKP samimi olsaydı, mahkeme kararlarını uygulamakla işe başlayabilirdi, kimi genelgelerle, kimi kararnamelerle çözüm yolunda adımlar atabilirdi” dedi. Balkız, AKP’nin çalıştay’a davet ettiklerini eleştirerek, “AKP’nin son numarası, Maraş Katliamı’nın bir nolu sanığı Ökkeş Şendiler’i de bu çalıştay’a katılmaya değer görmesidir” dedi. ‘ALEVİLİĞİN TANIMA İHTİYACI YOK’ Kızılcahamam’da yapılan çalıştaya Cem Vakfı ve çevresinin çağrıldığını belirten Balkız, “Alevilik-çerçevelendirme sorunları, kimlik ve beyan sorunları” başlıklı gündemleri de eleştirdi. Balkız, Aleviliğin tanıma ihtiyacı olmadığını söyledi. “Biz Madımak Oteli utanç müzesi olsun” derken, onlar “anı evi” haline getirecekler diye tepki gösteren Balkız, AKP iktidarının yapacağı çalıştay aracılığı ile cemevlerini Kültür Bakanlığı’na bağlı “kültürevleri” konumuna indirgemeye çalışıldığını söyledi. Alevilerin laik demokratik bir ülke istediklerini belirten Balkız, “AKP laiklik karşıtı tavrını bizim üzerimizden meşrulaştırmaya çalışıyor” dedi. DİĞER AÇILIMLAR DA HÜSRANLA BİTTİ AKP’nin Kürt açılımının DTP’nin kapatılmasıyla, Roman açılımının Selendi’nin yıkılmasıyla sona erdiğini ifade eden Balkız, Alevi Açılımının da hüsranla sonuçlanacağını dile getirdi. Kızılcahamam’da yapılan çalıştay’ın ve yapay muhatap olan Cem Vakfı ile yapılan pazarlıkların bunun kanıtı olduğuna dikkat çekti. “AKP’nin tuzağına düşmeyeceğiz” diyen Balkız, “Sahte açılımları reddedeceğiz” dedi. Toplantı’nın ardından Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Mamak Şube’si Semah Ekibinin hazırladığı Semah gösterisi izlendi. (Ankara/EVRENSEL) ——————————————————————————– SON ALEVİ ÇALIŞTAYI ALEVİSİZ YAPILDI Hükümetin Alevi açılımı kapsamında gerçekleştirdiği 7. ve son Alevi Çalıştayı Kızılcahamam’da yapıldı. Çalıştay Alevi örgütleri tarafından protesto edildi. Açılış konuşmasını yapan Devlet Bakanı Faruk Çelik, “Kökleri yüzyıllara uzanan temel bir sorunu açık yüreklilikle ele alma” amacı taşıdıklarını söyledi. Çalıştay’a Meclis İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Zafer Üskül, Arif Sağ, Tarhan Erdem, Oral Çalışlar’ın da aralarında bulunduğu Alevi kanaat önderleri, siyasiler, ilahiyatçılar ve gazetecilerden oluşan 40 kişilik bir grup davet edildi. Çalıştay’da görüşülecek konular arasında Alevilerin beyan ve kimlik sorunları, zorunlu din dersleri, diyanet işleri başkanlığının yapısı, cemevleri ve Madımak otelinin durumu da yer alıyor. Üç gün sürecek çalıştayın ardından ortaya çıkacak rapor Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a sunulacak. Raporun Alevi açılımı konusunda bir yol haritası niteliğinde olması bekleniyor. TAKİYENİN GÖSTERGESİ Bu arada BDP Tunceli Milletvekili Şerafettin Halis Çalıştay’ı eleştirdi. Halis Meclis’te düzenlediği basın toplantısında AKP’nin toplumsal sorunları çözmek için yaklaşık iki yıldan beridir başlattığı açılım ve çalıştayların bir kandırmacadan öteye gitmediğinin netlik kazandığını söyledi. Halis, “Amaçlarının Aleviler arasında derin çelişkiler yaratarak bölmek olduğu anlaşıldı. Bugüne kadar onlarca Alevi kurumunun birkaç başlık altında sunmuş olduğu taleplerin göz ardı edilmesi, özellikle de diyanetten verilen fetva üzerine Alevilerin tanımlanması ve bağlantılı olarak cemevlerine yaklaşım biçimi Aleviliği bitirme yönündeki art niyeti ortaya koymaktadır. AKP’nin bu samimiyetsiz ve takiyeci yaklaşımı toplumsal çıkarı bireysel çıkardan daha önemli gören hiçbir Alevi tarafından kabul edilmeyecektir” diye konuştup>29/01/2010
AKP’nin takkesi düştü
Alevileri ve taleplerini görmezden gelen AKP’nin ‘Alevi Çalıştaylarının’ finali de Alevi’siz yapıldı.
Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Kızılcahamam’da “Alevilik çerçevelendirme sorunları, kimlik ve beyan sorunları” gibi gündemlerle toplanan son Alevi çalıştayını protesto etti. ABF Genel Başkanı Ali Balkız, çalıştaya katılmama nedenlerini basın toplantısıyla duyurdu.
Mülkiyeli’ler Birliği’ndeki toplantıya, aralarında Eğitim Sen Genel Başkanı Zübeyde Kılıç, Cemevleri Yaptırma Kültür Derneği Başkanı Mehmet Uzuner, HüseyinGazi Derneği Başkanı Ali Yıldırım, Hacı Bektaş Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Başkanı Fevzi Gümüş ve Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri Şube yöneticilerinin de aralarında bulunduğu çok sayıda kişi katıldı.
ABF Genel Başkanı Ali Balkız, “AKP’nin takkesi düşmüştür, AKP’nin ‘Sahte’ Çalıştayı’na katılmıyoruz” diye sözlerine başladı.
3-4 Haziran 2009’da gerçekleşen ilk çalıştaya “diyalogdan kaçmama ve sorunun çözümüne katkı sunma” umuduyla katıldıklarını vurgulayan Balkız, ilk Çalıştay’da 35 Alevi temsilcisinin istemlerini birleştirip Bakan’a sunduklarını hatırlattı. Taleplerinin, cemevlerinin yasal statüye kavuşturulması, Madımak Otel’inin müze olması, Alevi köylerine cami yapma ve Sünni imam atama politikalarından vazgeçilmesi, atanmış imamların geri çekilmesi, zorunlu din derslerinin içeriği de değiştirilerek seçmeli hale getirilmesi olduğunu aktaran Balkız, “Başta Hacı Bektaş Dergahı olmak üzere, el konulmuş olan dergahlarımız biz Alevi Bektaşiler’e iade edilmelidir” dedi.
BİZİM İÇİN BİTTİ
“Bizce Alevi-Bektaşiler’in görevi burada bitmiştir. Kendimizi ifade etmiş, dolayısıyla, hükümetten bu sorunların çözümüne dair somut, içtenlikli, reel adımlar-çözümler beklemeye başlamıştık” diyen Balkız, sürecin AKP, CHP ve MHP tarafından istismar konusu yapıldığını ifade etti. Balkız, işin “Kim Aleviler’i daha çok seviyor polemiğine dönüştüğünü söyledi.
ÇÖZÜM DEĞİL POLEMİK ÜRETTİLER
TBMM’nin Aleviler’in sorunlarını içtenlikle ele alıp, parti farkı gözetmeksizin, oy kaygısı taşımaksızın çözüme ulaştırması gerektiğine dikkat çeken Balkız, “Bizim parlamentomuzun ne yazık ki, sorun çözen değil, sorunlar üzerinden polemik üreten bir işleyişi var” dedi. AKP’nin samimi olmadığını vurgulayan Balkız, “eğer AKP samimi olsaydı, mahkeme kararlarını uygulamakla işe başlayabilirdi, kimi genelgelerle, kimi kararnamelerle çözüm yolunda adımlar atabilirdi” dedi. Balkız, AKP’nin çalıştay’a davet ettiklerini eleştirerek, “AKP’nin son numarası, Maraş Katliamı’nın bir nolu sanığı Ökkeş Şendiler’i de bu çalıştay’a katılmaya değer görmesidir” dedi.
‘ALEVİLİĞİN TANIMA İHTİYACI YOK’
Kızılcahamam’da yapılan çalıştaya Cem Vakfı ve çevresinin çağrıldığını belirten Balkız, “Alevilik-çerçevelendirme sorunları, kimlik ve beyan sorunları” başlıklı gündemleri de eleştirdi. Balkız, Aleviliğin tanıma ihtiyacı olmadığını söyledi. “Biz Madımak Oteli utanç müzesi olsun” derken, onlar “anı evi” haline getirecekler diye tepki gösteren Balkız, AKP iktidarının yapacağı çalıştay aracılığı ile cemevlerini Kültür Bakanlığı’na bağlı “kültürevleri” konumuna indirgemeye çalışıldığını söyledi. Alevilerin laik demokratik bir ülke istediklerini belirten Balkız, “AKP laiklik karşıtı tavrını bizim üzerimizden meşrulaştırmaya çalışıyor” dedi.
DİĞER AÇILIMLAR DA HÜSRANLA BİTTİ
AKP’nin Kürt açılımının DTP’nin kapatılmasıyla, Roman açılımının Selendi’nin yıkılmasıyla sona erdiğini ifade eden Balkız, Alevi Açılımının da hüsranla sonuçlanacağını dile getirdi. Kızılcahamam’da yapılan çalıştay’ın ve yapay muhatap olan Cem Vakfı ile yapılan pazarlıkların bunun kanıtı olduğuna dikkat çekti. “AKP’nin tuzağına düşmeyeceğiz” diyen Balkız, “Sahte açılımları reddedeceğiz” dedi. Toplantı’nın ardından Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Mamak Şube’si Semah Ekibinin hazırladığı Semah gösterisi izlendi.
(Ankara/EVRENSEL)


SON ALEVİ ÇALIŞTAYI ALEVİSİZ YAPILDI Hükümetin Alevi açılımı kapsamında gerçekleştirdiği 7. ve son Alevi Çalıştayı Kızılcahamam’da yapıldı. Çalıştay Alevi örgütleri tarafından protesto edildi.
Açılış konuşmasını yapan Devlet Bakanı Faruk Çelik, “Kökleri yüzyıllara uzanan temel bir sorunu açık yüreklilikle ele alma” amacı taşıdıklarını söyledi.
Çalıştay’a Meclis İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Zafer Üskül, Arif Sağ, Tarhan Erdem, Oral Çalışlar’ın da aralarında bulunduğu Alevi kanaat önderleri, siyasiler, ilahiyatçılar ve gazetecilerden oluşan 40 kişilik bir grup davet edildi.
Çalıştay’da görüşülecek konular arasında Alevilerin beyan ve kimlik sorunları, zorunlu din dersleri, diyanet işleri başkanlığının yapısı, cemevleri ve Madımak otelinin durumu da yer alıyor. Üç gün sürecek çalıştayın ardından ortaya çıkacak rapor Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a sunulacak. Raporun Alevi açılımı konusunda bir yol haritası niteliğinde olması bekleniyor.
TAKİYENİN GÖSTERGESİ
Bu arada BDP Tunceli Milletvekili Şerafettin Halis Çalıştay’ı eleştirdi. Halis Meclis’te düzenlediği basın toplantısında AKP’nin toplumsal sorunları çözmek için yaklaşık iki yıldan beridir başlattığı açılım ve çalıştayların bir kandırmacadan öteye gitmediğinin netlik kazandığını söyledi. Halis, “Amaçlarının Aleviler arasında derin çelişkiler yaratarak bölmek olduğu anlaşıldı. Bugüne kadar onlarca Alevi kurumunun birkaç başlık altında sunmuş olduğu taleplerin göz ardı edilmesi, özellikle de diyanetten verilen fetva üzerine Alevilerin tanımlanması ve bağlantılı olarak cemevlerine yaklaşım biçimi Aleviliği bitirme yönündeki art niyeti ortaya koymaktadır. AKP’nin bu samimiyetsiz ve takiyeci yaklaşımı toplumsal çıkarı bireysel çıkardan daha önemli gören hiçbir Alevi tarafından kabul edilmeyecektir” diye konuştu

Gönderen: gelecekte | Ocak 22, 2010

YAĞMUR

Yine yağmur yağıyor,

Yine sen yoksun,

Ve yine yalnızım ölesiye,

Duyuyormusun ?

Gönderen: gelecekte | Ocak 10, 2009

GERÇEK MAĞDURLARIN TUTARLILIĞI

GENELKURMAY BAŞKANI NASIL BİR ÜSLUP GELİŞTİRDİ?

Ergenekon soruşturması, bir buçuk yıldan beri yaşamakta olduğumuz siyasi krizi tekrar derinleşme eğilimine soktu.

Yasama, yürütme ve yargı arasındaki dengeler bir daha bozuldu, kuvvetler ayrımı ilkesi tekrar karıştı.

Ama bu kriz sırasındaki en dikkat çekici görüntülerden biri, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tam bir sorumluluk duygusu içinde davranması oldu. Üstelik bazı emekli komutanlarının ve muvazzaf subaylarının “terör örgütü” suçlamasına uğramasının mensupları arasında yarattığı rahatsızlığa karşın.

Olup bitenler yeniden gözden geçirildiğinde, Genelkurmay’ın iki gündür attığı her adımın ölçülü, biçili ve mesaj vermeye yönelik olduğu açıkça anlaşılıyor. Şöyle ki;

Yeni Ergenekon dalgasının hemen ardından, Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un eşi Sevil Başbuğ ve kuvvet komutanlarının eşleri, gözaltına alınan emekli Orgeneral Kılınç’ın evine ziyarete gittiler. Böylece Genelkurmay hem kendi mensuplarına, hem de kamuoyuna ilk insani mesajını vermiş oluyordu.

Daha sonra Genelkurmay’da yapılan komutanlar toplantısı gece geç saatlere kadar sürdü. Anlaşılan, komutanlar durumu değerlendirmişler ve ertesi gün nasıl davranacaklarının yolunu yordamını kararlaştırmışlardı.

Toplantının sonuçları sabah erken saatlerde anlaşılmaya başladı. Önce, her Cuma basına yapılan haftalık brifingin iptal edildiği açıklandı. Bunun üzerine “Neler oluyor?” soruları sorulmaya başlandı.

İkinci hamle daha da şaşırtıcıydı.

Cumhurbaşkanıyla haftalık olağan görüşmesine gitmekte olan Genelkurmay Başkanı, son anda makam aracının yönünü değiştirerek Başbakanlık konutuna girdi.

Başbakanlık Resmi Konutu’nda yapılan görüşme 1 saat 20 dakika sürdü.

Başbakanlık Basın Merkezi’nden yapılan yazılı açıklamada, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bugün Resim Konut’ta Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ ile bir görüşme yaptığı, görüşme talebinin Genelkurmay Başkanı’ndan geldiği belirtilerek, görüşmede, gündemdeki son gelişmelerin değerlendirildiği kaydedildi.

Orgeneral İlker Başbuğ, bu görüşmenin ardından Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’le de haftalık olağan görüşmesini gerçekleştirdi.

Ve asıl açıklama bu görüşmeden sonra Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesine düştü:

“Genelkurmay Başkanı bugün öğleden sonra yapmış olduğu görüşmelerde; özellikle dün yaşanan gelişmelerle ilgili görüş ve değerlendirmelerini, sırasıyla Sayın Başbakan ve Sayın Cumhurbaşkanı’na sunmuşlardır. Kamuoyuna saygı ile duyurulur.”

Başbakanlık açıklamasında “gündemdeki son gelişmeler” denirken, Genelkurmay açıklamasında “özellikle dün yaşanan gelişmeler” denmesi arasındaki fark son derece dikkat çekiciydi.

Dikkat çekici başka bir nokta ise, Genelkurmay’ın Ergenekon’la ilgili bu davranışlarının, dört ay önce Kocaeli Kandıra Cezaevi’nde Ergenekon nedeniyle tutuklu bulunan iki emekli generalin ziyaret edilmesi olayına çok benzemesiydi.

Anımsanacağı gibi, Orgeneral İlker Başbuğ Genelkurmay Başkanı olmasının hemen ertesinde, Kocaeli Garnizon Komutanını, Kandıra Cezaevinde tutuklu bulunan Şener Eruygur ve Hurşit Tolon’u ziyaretle görevlendirmişti.

Ziyaretin hemen ardından, yine bugün olduğu gibi Genelkurmay’ın internet sitesine düşen açıklamada şunlar söylenmişti: “03 Eylül 2008 günü, saat 11.30’da Kocaeli ili Garnizon Komutanı Korgeneral Galip Mendi, Kandıra Cezaevinde tutuklu olarak bulunan emekli Orgeneral Şener ERUYGUR ile emekli Orgeneral Hurşit TOLON’u ziyaret etmiştir.

Türk Silahlı Kuvvetlerine uzun süre hizmet veren iki emekli komutana yapılan bu ziyaret, Türk Silahlı Kuvvetleri adına gerçekleştirilmiştir. Bilindiği üzere, dün olduğu gibi bugün de Türk Silahlı Kuvvetlerinin yargıya olan saygısı ve güveni tamdır.”

Sonuç olarak, Ankara’da iki gündür yine siyasi bir kriz yaşanıyor.

Ama bu kez krizin taraflarından biri son derece farklı bir üslup sergiliyor.

Olayda doğrudan kendi mensupları hedef alınmış olan Genelkurmay Başkanlığı, mağduriyet gösterileri yapmak yerine, tutarlı, hukuka saygılı ama aynı derecede kararlı bir tavır ortaya koyuyor.

Genelkurmay’dan 27 Nisan benzeri bir e-muhtıra bekleyenler, hatta bunu arzu edenler büyük düş kırıklığına uğradılar.

Bu yeni üslup, eskisi gibi sahte mağdurlar yaratmak yerine, kamuoyunun gerçek mağdurların kimler olduğunu daha iyi görmesini de sağlıyor.

Odatv.com

Gönderen: gelecekte | Ocak 8, 2009

HALK VE ERGENEKON

OKAY GÖNENSİN’den biz halkın anladığı dilde ergenokon anlatımı,

Üç dalga bir arada
Ergenekon davası, daha ilk soruşturma başladığı andan itibaren iki zıt tepkiyle karşılandı. Türkiye’nin yakın geçmişindeki karanlık noktaların aydınlatılmasını isteyenler ve umut edenler davayı olumlu karşıladı. Buna karşılık bir kesim bu davanın bir “Atatürkçüleri tasfiye” operasyonundan ibaret olduğunu savundu.

Ergenekon davasında sanık ve zanlı durumundaki kişiler üç farklı grupta yer alıyor.

Bunlardan biri, çeşitli şekillerde ve yıllardır, Susurluk da dahil olmak üzere çete faaliyetlerine karışmış ve bir şekilde devlet ya da devletin içinde bulunan kişilerle temasta olanlardır.

İkinci grupta emekli askerler ve bunlarla ilişkili bazı siviller bulunuyor. Bu emekli askerlerden bazılarının birinci gruptakilerle ilişkileri de kendi ağızlarından doğrulanmıştır.

***

Dava sürecinde henüz bu iki grubun ilişkileri tam olarak çözülmüş değildir. Danıştay saldırısı ve bazı suikastlar dolayısıyla bazı “suç ilişkileri”nin belirtileri ortaya çıkmıştır, ama bunların kanıtlandığını söylemek için henüz erkendir.

Üçüncü grupta ise, imkânları dolayısıyla AKP hükümetine en şiddetli şekilde muhalefet etmiş bazı kişiler bulunuyor. Bu gruptakilerin de diğer iki grupla örgütsel ilişkileri kesinleşmiş değildir.

Deniz Baykal da ilk kez dün, bu dava dolayısıyla suç örgütü oluşturmuş kişilerle, tanınmış muhalif kişilerin yan yana konulduğundan söz etti.

***

Dava sürecinde asker kişilerin, görevde oldukları dönemdeki “darbe” girişimleri ele alınmamakta, bu kişilerin emekli olduktan sonraki kargaşalık ve darbe ortamı yaratmayı hedefleyen faaliyetleri soruşturulmaktadır. Ancak dünkü operasyonda bazı muvazzaf subayların da gözaltına alınması, eski olayların da davaya dahil edilmesi ihtimalini güçlendirmiştir.

Bu davanın sağlıklı yürümesi için gözetilmesi gereken önemli bir husus, özenli davranma hususu dünkü operasyonlarda çiğnenmiş gibi görülüyor.

Davanın konusu AKP’ye en şiddetli ve sert muhalefeti yapan kişiler değildir ve olamaz, Türkiye bütün siyasi faaliyetlerin serbest olduğu bir ülkedir. En azından öyle olmaya yaklaşmıştır. Bu durumu çiğneyerek siyasi görüşler üzerine kurulu davalar yaratmak demokratik düzende onarılmaz yaralar açar.

***

Dünkü operasyon, özellikle de kovuşturulan üç isim davayı sulandırma hevesinde olanların etkin olabildiğini gösteriyor. Prof. Yalçın Küçük, Prof. Kemal Gürüz ve Sabih Kanadoğlu’nun “çete” örgütlenmelerinin içinde yer aldıkları iddiasını inandırıcı bulmak güçtür. Eğer bu üç isim, muhalif kimlikleri dolayısıyla davaya katılmak isteniyorsa sadece Ergenekon davası en ağır şekilde sulandırılmış olmakla kalmaz, ülke de çok tehlikeli bir yola sokulmuş olur.

Ergenekon davası ancak en geniş ve açık demokratik kurallar içinde yürütülürse yakın geçmişimizin karanlıklarını geride bırakabiliriz. Bu dava dolayısıyla başka hedefler yaratmaksa, ancak bu karanlıkları yarına da taşıyacaktır.

Diğer bir yazı da ODATV.COM’DAN

BİZ HALKIN ANLAYACAĞI DİLDEN İKİ YAZI

ERGENEKON SORUŞTURMASI’NIN AŞURE ÇORBASIYLA NE İLGİSİ VAR?

Ergenekon soruşturması başladığında tüm Türkiye umutlandı. Sanıldı ki; Türkiye’deki başta faili meçhul cinayetler olmak üzere karanlık olaylar bir bir açığa çıkarılacaktı.
Ancak umutlar sonraki günlerde yerini kuşkulara bıraktı.
Her dalgada gözaltına öyle birbirinden farklı isimler alındı ki, bu isimlerin bir arada olması çok tartışıldı. Kamuoyunca değer verilen fikir ve düşünce adamları, emekli paşalar, karanlık isimlerle aynı listeye konuldu.
Yani her Ergenekon gözaltısında bir “mönü” hazırlanıyordu ve bir bakıma  “aşure çorbası” gibi servise sunulmaya başlandı.
Örnek vererek anlatalım; son gözaltıları analiz edelim…
Bakınız; Prof. Dr. Yalçın Küçük, emekli Orgeneral Tuncer Kılınç, emekli Orgeneral Kemal Yavuz ve YÖK eski başkanı Kemal Gürüz gibi isimlerin yanına, Susurluk davasının önemli sanıklarından Eski Özel Harekat Dairesi’nden İbrahim Şahin konuluyor.
Yetmiyor bu operasyonun içinde birkaç bomba ve silahın da konulması gerekiyor. Bu da yapılıveriyor.

Kuşkusuz  Ergenekon soruşturması ve davasının nasıl sonuçlanacağına hukuk karar verecek.
Ancak her operasyonda bu tür bir “mönü”nün sunulması hayli ilgi çekiyor.
Sanki ‘kamuoyunda saygın isimlerin karanlık isimlerle işbirliği halinde göstermeye çalışılıyor’ yorumlarına neden oluyor.
Buna dikkat çeken isimlerden biri de CHP lideri Deniz Baykal.

Ne dedi düzenlediği basın toplantısında Deniz Baykal, hatırlayalım:

 

 

“Parsel parsel adalet olmaz,  adalet bir bütündür. Dalga dalga başı belli değil sonu belli değil, aşama aşama tutuklamalarla bir dava ve hukuk yerine getirilmez, bir siyasi hesaplaşma sürdürülür. Bugün maalesef yaşanan da budur.

 

Bu davanın içinde yer alan toplumun saygın isimlerden hesap sormanın yanı sıra, çeşitli mafya ilişkileri içinde olan insanları aynı sepete koyup onları harcama planı birlikte götürülüyor.

 

Bu dava için niçin özel bir mahkemede yargılama gerçekleştiriliyor? Eğer sadece mafya ilişkileri dolayısıyla Türkiye’de çok normal mahkemeler var oraya götürülebilirdi. Türkiye’de mafya olağanüstü önlemler alınması gereken bir noktada değil. Bu ilgi, bu anlayış, Silivri düzeni, o mafya ilişkileri içinde yer alan insanlardan dolayı mı yoksa toplumdaki değerli kişiler açısından mı bir ihtimam gösterilmektedir?”

Bunlar yetmiyormuş gibi; Sisi lakaplı ünlü menajer Seyhan Soylu, oyuncu Nurseli İdiz bile bu soruşturma çerçevesinde gözaltına alındı.
Magazin dünyası, TNT kalıpları, el bombaları, tüfekler de girince ‘vay be!’ dedirtecek bir manzara ortaya çıktı. Sağ olsun yandaş medya da; bu listenin oluşmasında azami bir gayret sergiledi, hedef gösterdi, kamuoyunu manipule etti.

Yani Baykal’a göre, kamuoyu nezdinde genel bir kanı, yaftalama ve yıpratma politikası yürütüldü. Bu aslında Türkiye’de son süreçte yaşadığı psikolojik harbin en önemli unsuru oldu.

Uzun lafın kısası; bizden size hiçbir yerde bulamayacağınız (!) ‘aşure çorbası’ misali Ergenekon tarifi, afiyet olsun:

1 ölçek Susurlukçu
3 ölçek bomba (el bombası makbuldür), TNT, tüfek ve fünye
10 ölçek muhalif aydın isim
Bu ölçeklerde verdiğimiz malzemeleri iyice karıştırdıktan sonra, sabah erken saatlerinde tüketebilirsiniz.

 

Barış Pehlivan

Odatv.com

 

Older Posts »

Kategoriler